banner9

İşte HDP'nin CUMHUR İTTİFAKINA muhalefet şerhi

HDP, Anayasa Komisyonunda görüşmeleri tamamlanan ve kamuoyuna "ittifak yasa teklifi" olarak lanse edilen Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifine, komisyon aşamasında muhalefet şerhi koydu. HDP'nin muhalefet şerhi şöyle:

İşte HDP'nin CUMHUR İTTİFAKINA muhalefet şerhi

HDP, Anayasa Komisyonunda görüşmeleri tamamlanan ve kamuoyuna "ittifak yasa teklifi" olarak lanse edilen Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifine, komisyon aşamasında muhalefet şerhi koydu. HDP'nin muhalefet şerhi şöyle:

09 Mart 2018 Cuma 18:53
İşte HDP'nin CUMHUR İTTİFAKINA muhalefet şerhi

MUHALEFET ŞERHİ

Anayasa Komisyonunda görüşmeleri tamamlanan 2/2137 Esas numaralı 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifine Halkların Demokratik Partisi adına muhalefet şerhimizin gerekçesi aşağıdaki şekildedir.

Demokrasi en genel anlamı ile “halk iktidarı” olarak tanımlanır. Abraham Lincoln, 1863 tarihli Gettysburg Söylevi’nde demokrasiyi “Halkın, halk eliyle, halk için hükümeti” şeklinde tanımlamıştır. Buradaki “halk” kavramı belli bir zümreyi, sınıfı, inanç grubunu, etnik kimliği, dil topluluğunu ya da siyasal-ideolojik oluşumun mensuplarını değil ülke sınırları içerisinde yaşayan inancı, dili, kimliği, siyasal ideolojik aidiyeti ne olursa olsun bir bütün olarak yurttaşların tamamını ifade eder. Yasama, yürütme, yargı başta olmak üzere bir devleti oluşturan tüm mekanizmalar hiç bir ayrım gözetmeksizin, tüm yurttaşlara eşitlik ve halk yararı ilkeleri temelinde faaliyet yürütürlerse orada gerçek anlamda bir demokrasiden ve demokrasi kültüründen söz etmek mümkün olur.

Çağdaş demokrasilerin olmazsa olmazlarından biri ve yurttaşların gerek ülke yönetimine gerekse yerel yönetimlere katılımının, yönetimde söz sahibi olmalarının önemli bir kanalı da demokratik, şeffaf ve güvenilir seçimlerdir. Elbette seçimlerin halk iradesini, yurttaş iradesini en doğru biçimde yansıtacak özgür, demokratik ve şeffaf koşullarda gerçekleştirilmesi kadar, güvenilir usul ve yöntemlerle gerçekleştirilmesi de bir ülkede demokratik siyasetin hakim kılınması bakımından hayati niteliktedir.

Olağanüstü hâl altında gerçekleşen son referandumda görüldüğü gibi, seçim usul ve yöntemlerindeki sakatlıklar seçimi bir bütün olarak zan altında bırakabilmekte, yapılan oylamaya gayrimeşru bir nitelik katabilmekte ve şaibeli sonuçlara yol açabilmektedir. Anayasa Komisyonu olarak bu dönem, halkın iradesiyle seçilmiş milletvekillerinin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması, Anayasa değişikliği, yasamanın anayasası niteliğindeki Meclis İçtüzüğü değişikliği, Yüksek Seçim Kurulu Teşkilat Yasası ve şimdi de 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Diğer Bazı Seçim Kanunlarında Değişiklik Öngören Kanun Teklifi gibi son derece önemli muhtevalara sahip ve sonuçları bakımından son derece ciddi etkiler yaratan ve yaratacak düzenlemeler ele alındı, alınmaya devam ediyor.

Tabii, her yasal düzenlemeye ilişkin gerek Komisyon aşamasında gerekse Genel Kurul aşamasında dile getirdiğimiz bir gerçeklik var ve bu gerçeklik Anayasa Komisyonu gündemine gelen konular bağlamında çok daha çarpıcı niteliktedir. Şunun altını çizmek ve kabul etmek durumundayız ki bu çok önemli yasal düzenlemelerin bir buçuk yılı aşkın süredir devam ettirilen OHAL koşullarında yapılıyor olması ülke demokrasisi bakımından oldukça önemli bir sorundur. OHAL koşullarının yanı sıra, parlamentonun üçüncü büyük siyasi partisi olan Halkların Demokratik Partisi’nin 9 seçilmiş milletvekilinin, Demokratik Bölgeler Partisi’ne mensup 63 belediye eş başkanının cezaevinde tutulduğu bir süreçte bu denli önemli düzenlemelerin yapılması ülke demokrasisi bakımından önemli bir kayıp, seçmen iradesinin itibarsızlaştırılması bakımındansa büyük bir skandal niteliğindedir. İçerisinde bulunduğumuz süreçte çok açık ve net olarak görülmektedir ki; seçim güvenliği kadar bir diğer önemli problem seçilmişlerin güvenliğidir.

Geldiğimiz noktada, gerek milletvekili genel seçimleri gerekse yerel yönetimlerin şekillendiği mahalli seçimlerin anlamını yitirdiği, parlamenter sistemin âdeta askıya alındığı bir dönemdeyiz maalesef. Belediyelere kayyumların atandığı, milletvekillerinin tutuklandığı ve milletvekilliklerinin düşürüldüğü, bütün yetkilerin merkezileşmiş hükûmette toplandığı, atanmışların seçilmişlere tercih edildiği bir ortamda seçim yasalarına dair değişiklikler yapmak için -sözüm ona- yasama faaliyeti yapıyormuş gibi görünmeye çalışmak son derece trajikomik bir durumdur. Şüphesiz Türkiye’de demokrasinin güçlenmesi, Kürt sorunu başta olmak üzere temel demokratikleşme sorunlarımızın çözümü, ancak ve ancak tüm farklı siyasi görüşlerin bir arada buluştuğu, müzakereler yürüttüğü çoğulcu bir parlamenter zeminde mümkündür. Ancak şunu kabul etmek gerekir ki bugün gelinen noktada bu parlamento, aldığı kararların, yaptığı yasaların neredeyse hiçbirisini çoğulcu esaslarla değil çoğunlukçu refleks ve uygulamalarla yapmaktadır. Ülke demokrasimizin geleceği açısından en önemli sorunlarından biri de bu tarz ve yöntemdir. Bu konu çözüme muhtaçtır; aksi takdirde, seçimlerin, seçilmiş olmanın, Parlamentonun önemi hızla kaybolmaktadır. Siyasi partiler ve seçim mevzuatına ilişkin tüm tartışmalar OHAL koşullarından bile ağır sonuçlar oluşturan bu tablonun tespitiyle ele alınmalıdır.

Seçme ve seçilme hakları en temel hak ve özgürlüklerden olup bu hakların özüne zarar verecek koşullar altında seçim düzenlemeleri yapmak ve seçimlere gitmek bizatihi bu temel hakların hiçe sayılması anlamını taşıyacaktır. 15 Temmuz 2016’da yaşanan başarısız darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ilanı ve ardından çıkartılan çok sayıda KHK’yle parlamento âdeta devre dışı bırakılmıştır. OHAL koşularının ülkede yarattığı güvensizlik, kutuplaşma şiddet ve korku ikliminde seçimlere dair düzenlemelerin sağlıklı bir biçimde tartışılması elbette mümkün değildir. Yurttaşlar bu koşullarda fikirlerini özgürce dile getirememektedirler. Siyasetçiler, basın-yayın organları, gazeteciler, akademisyenler de bunun dışında tutulamaz. Yurttaşlar sosyal medyadan dahi en naif eleştirel fikirlerini dahi beyan edemez duruma getirilmek istenmektedir.

Yürütmeye olağanüstü yetkilerin tanındığı, Olağanüstü Hal kararnameleriyle 150 bine yakın yurttaş kamu görevinden ihraç edilmiş, yurttaşların faaliyet yürüttüğü pek çok dernek, vakıf, vs. sivil toplum örgütü kapatılmış, yurttaşların haber alma araçlarından olan basın-yayın kuruluşları kapatılmış, muhalefet partilerinin seçim propaganda araçları âdeta ortadan kaldırılmıştır. 1000’in üzerinde akademisyene soruşturma açılmış, yüzlerce akademisyen OHAL KHK’leriyle üniversitelerden ihraç edilmiştir. Son süreçte yaşanan gelişmelerden biri de Cumhuriyet’in kuruluşu kadar eski bir kurum olan Halkevleri’ne yönelik gerçekleştirilen operasyonlardır. Muhalif kimliğe sahip herkesin baskı altında tutulduğu OHAL ortamında siyasi baskılar Halkevleri’ne kadar uzanmıştır.

Özellikle dokunulmazlıkları kaldırılan tüm milletvekilleri üzerinde sürdürülmekte olan gözaltı ve tutuklama tehdidi, seçimlere dair kanuni düzenlemelerin özgür bir ortamda tartışılmasını dahi neredeyse imkânsız kılmaktadır. Olağanüstü Hal koşulları altında yönetilen, toplumsal kutuplaşmanın had safhaya ulaştığı, muhalif olan hemen her fikrin, tutumun veya eylemin her an kriminalize edilebildiği günümüz Türkiye koşullarında temel toplumsal ve yasal düzenlemeler bağlamında demokratik müzakerelerin yapılabileceğini varsaymak demokratik kültürü kavramamış olmak anlamına gelmektedir.

Çoğunlukçu demokrasi anlayışının en kaba algılanmasıyla uygulanması, toplumu büyük çalkantılara, sıkıntılara, sarsıntılara götüren bir davranıştır. Çağdaş çoğunlukçu demokrasilerde halkın efendisi değil, hizmetlisi olan devlet, kamu hizmetlerini herkese eşit olarak sunmakla, insan haklarını korumak ve geliştirmekle yükümlüdür. Birden fazla partinin yarıştığı ve herkesin eşit oy hakkının bulunduğu serbest seçimlerle gelen iktidarların karar ve uygulamalarının bağımsız yargı tarafından denetlenmesi esastır. Hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığının olmadığı ülkelerde çağdaş demokrasilerden söz edilemez. Yönetimde şeffaflığı ilke edinen çağdaş devletler vatandaşlarına, düşüncelerini özgürce açıklayabilecekleri; sendikalar, mesleki kuruluşlar, dernekler ve benzeri örgütlenmelerle demokratik karar mekanizmalarına katılabilecekleri bir ortam sağlar. Çoğulcu demokrasiler; bağımsız ve çoğulcu medyayı, uzlaşma ve hoşgörüyü esas alır.

Şunu çok açık ve net bir biçim de belirtmek gerekir: Ülkemizde hali hazırda yürürlükte olan seçim mevzuatında değişikliğe gidilmesi gereken temel düzeyde onlarca problemli, çarpık ve çağın gerisinde hüküm ve uygulama bulunmaktadır. Ancak ne yazık ki bu kanun teklifi seçim mevzuatımızı daha demokratik bir temele oturtmak yerine, çoğulcu demokrasiyi, halk iradesinin ülke yönetimine daha fazla yansımasını sağlamak yerine, çoğunlukçu yapıyı daha da pekiştirmeye odaklanmış bir zihniyetle hazırlanmıştır.

Bir ülkede demokrasinin temel ölçütlerinden birisi de, halk iradesinin, yurttaş iradesinin engellenmeden ülkenin yönetim şemasına etkin ve aktif bir biçimde dâhil olabilmesi ve böylece en azınlıkta olan fikirlerin dahi dillendirilebileceği, en azınlıkta olan toplumsal kesimlerin dahi temsil edilebileceği imkânların yaratılabilmesidir. Elbette bunun sağlanabilmesi için seçim barajı gibi Türkiye’de demokrasinin gelişmesi önünde kangrenleşmiş bir engele dönüşen mekanizmaların lağvedilmesi gerekir. Seçim barajı, siyasi partilerin Parlamentoda temsil hakkı elde etmesi için, ulusal veya yerel düzeyde toplam geçerli oyların belli bir yüzdesini almalarını zorunlu kılan düzenlemelerdir. Bu düzenleme belli bir sayının altında kalan toplumsal grupların ekonomik, siyasal, kültürel vesaire talep ve beklentilerinin Parlamentoda temsiline imkân vermemektedir.

Türkiye’de yüzde 10’luk ülke geneli seçim barajı uygulaması 1980 askeri darbesi sonrası yasalaştırılmıştır. Her ne kadar yönetimde istikrar gerekçesiyle savunulsa da seçim barajının muhalif siyasal hareketlerin ve partilerin Parlamentoda temsil edilmelerini engellemek için uygulamaya konulduğu bilinmektedir. Yüzde 10’luk seçim barajına uygulamaya konulduğu tarihten bugüne kadarki iktidar partilerinin tamamı dört elle sarılmışlardır, sarılmaya devam etmektedirler. Yüzde 10’luk seçim barajı son derece anti-demokratik bir uygulama olup temsilde adalet ilkesine zarar vermekle kalmayıp adeta ortadan kaldırmaktadır. Çağdaş demokrasilerle yönetilen ülkelerde yürürlükte olan seçim mevzuatları incelendiğinde görülmektedir ki, seçim sistemlerinden nisbi temsil sistemini uygulayan ülkelerde baraj uygulamasının söz konusu olduğu görülmektedir. Fakat bu ülkelerdeki baraj yüzde 1 ile yüzde 6 arasında değişmektedir. Türkiye’de ise 1983’ten bu yana uygulanan yüzde 10’luk ülke seçim barajı Avrupa ülkeleri bağlamında değerlendirildiğinde en yüksek barajdır. Dolayısıyla seçim mevzuatında anlamlı bir değişikliğe gidilmek isteniyorsa, işe seçim barajını kaldırmakla başlanmalıdır.

Seçim mevzuatımızda problem oluşturmaya devam eden ve en az yüksek seçim barajı kadar çoğulcu demokratik bir yönetişim zeminini baltalayan bir diğer temel mesele ise siyasi partilerin seçimlere katılabilme yeterliliğine ilişkin iptidai düzenlemelerdir. Bu kanun teklifinde ne yazık ki bu temel soruna dair de hiçbir değişiklik öngörülmemekte ve bu antidemokratik uygulama sürdürülmek istenmektedir.

Siyasi Partiler Kanununun 36’ncı maddesinde belirtildiği üzere; Türkiye’de siyasi partilerin milletvekili genel ve ara seçimlerine ve belediye başkanlığı ile belediye meclisi, il genel meclisi üyelikleri genel ve ara seçimlerine katılabilmeleri için illerin en az yarısında, oy verme gününden en az altı ay evvel teşkilat kurmuş ve büyük kongrelerini yapmış olmaları veya Türkiye Büyük Millet Meclisinde gruplarının bulunması şartı aranmaktadır. Bu maddeden de anlaşıldığı üzere, bir siyasi partinin seçime katılım hakkı kazanabilmesi için Türkiye’de 81ilin en az yarısından bir fazlasında örgütlenme zorunluluğu bulunmaktadır. Mevcut Siyasi Partiler Kanunu siyasi partilere örgütlenme özgürlüğünü kısıtlamakta, partilerin örgütlenme biçim ve yöntemine dahi müdahale etmektedir.

Siyasi partilerin örgütlenme modelinin ne olacağına tamamen kendileri karar vermeli, teşkilat şemaları kendi adalet ve eşitlik ilkesi gözetilerek aynı haklara sahip olmalıdır. Buna ilişkin Avrupa ülkelerindeki uygulamalara baktığımızda böylesine antidemokratik bir uygulama görmek mümkün değildir. Örneğin, Avusturya’da siyasi partilerin seçimlere katılabilmesi için 3 milletvekilinin imzasıyla ulusal seçim kurumuna kayıt yaptırmaları yeterlidir. 3 milletvekili imzası şartını yerine getiremeyen siyasi partiler ise eyaletlere göre 100 ile 400 arasında değişen sayıda seçmenin imzasıyla seçimlere girme yeterliliğini sağlayabilirler. Yine, Belçika’da, İsveç’te, Polonya’da ve İsviçre’de yürürlükte bulunan seçimlere katılabilmeye ilişkin uygulamalar bununla çok benzerdir. Danimarka’da benzer biçimde kolaylaştırıcı bir uygulama vardır. Fransa’da siyasi partilerin seçime girmek için kayıt yaptırmalarına dahi gerek yoktur. 1901 tarihli Dernekler Kanunu’na uygun olarak kurulmuş olmaları ve adayların kimlik belgeleriyle başvurmaları yeterlidir. İtalya’da siyasi partilerin seçimlere katılabilmeleri için kayıt yaptırmaları ve en az 1.500 seçmenin imzasıyla başvuruda bulunmaları şartı vardır. Norveç’te siyasi partilerin seçimlere katılabilmeleri için zorunlu tutulan seçmen imza sayısı 5 bindir. En ağır şartlar Portekiz’dedir. Portekiz’de siyasi partilerin seçime katılabilmeleri için seçmen olabilme yeterliliğine sahip en az 7.500 kişinin imzasıyla başvuru yaparak Anayasa Mahkemesine kayıt yaptırmaları yeterli görülmektedir. Özetle verdiğimiz bu örneklerden de açıkça anlaşılacağı üzere siyasi partilerin ülke yönetimine talip olmak, halkı/yurttaşları temsil edebilmek için seçimlere katılabilmeleri önünde Türkiye’dekine benzer, demokratik kültüre temelden aykırı bir uygulamayı Avrupa ülkelerinde görmek mümkün değildir. Dolayısıyla bizler de yasama organının birer üyesi olarak öncelikle siyasi partilerin seçimlere katılabilmeleri önündeki temel engelleri kaldırmakla işe başlamalıyız.

Seçim mevzuatımızda çeşitli değişiklikler öngören bu teklifin görmezden geldiği bir diğer temel sorun da parti içi demokrasiye ve kadınların aktif siyasete katılımlarına büyük katkıları olan eş başkanlık uygulamasının sadece parti genel başkanlığı düzeyinde yasal bir güvenceye sahip olup, partilerin il ve ilçe teşkilatları düzeyindeki eş başkanlık uygulamalarının halen yasal bir güvenceye kavuşturulmamış olmasıdır.

2 Mart 2014 tarihli Temel Hak ve Hürriyetlerin Geliştirilmesi Amacıyla Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun kapsamında, Siyasi Partiler Kanunu nun 15 inci maddesini değiştiren 2 inci maddesi gereğince, “siyasi partiler, tüzüklerinde yer almak ve iki kişiden fazla olmamak kaydıyla eş genel başkanlık sistemini uygulayabilirler. Ayrıca, yine bu maddeye göre, eş genel başkanlar, kanunda genel başkanlar için öngörülen hükümlere tabidir” biçiminde bir düzenleme siyasi partiler mevzuatımızda yerini almış idi. Siyasi partiler kanununda yapılan bu değişiklikle parti eş genel başkanlığı ilişkin kabul edilen bu düzenlemenin, ülkemizde demokratik siyasetin gelişimi, parti içi demokrasinin ilerlemesi ve kadın erkek fırsat eşitliğinin siyasete aktif katılım noktasında ön açıcı bir rol oynadığı yadsınamaz bir gerçekliktir. Diğer taraftan 2014 yılında gerçekleştirilen bu yasal düzenlemenin sadece parti genel başkanlığı düzeyinde sınırlı kalması, siyasi partilerin il ve ilçe teşkilatları düzeyinde, yani il başkanlıkları ve ilçe başkanlıkları düzeyinde henüz bir yasal güvenceye kavuşturulmamış olması büyük bir eksiklik ve önemli bir eleştiri noktasıdır.

Eş genel başkanlık kurumunun temel amaçlarından birisi, parti içerisinde en etkin makamlardan biri olan genel başkanlığın, sadece erkeklerin hâkimiyeti altında olmasını engellemek ve siyasi partilerde kadın–erkek fırsat eşitliğini en üst düzeyde sağlayabilmektir. Bir diğer çok önemli husus; eş başkanlık uygulaması parti içi demokrasinin güçlendirilmesi bakımından da çok önemli bir işlev görmektedir. Bu bahisle, son derece meşru, çoğulcu, demokratik ve kadın erkek fırsat eşitliğini siyaset zemininde yaşanabilir kılan bir sistemi siyasi partilerin il ve ilçe teşkilatları düzeyinde uygulamalarının henüz bir yasal güvenceye kavuşturulmamış olması Türkiye’de demokratik siyasetin yerleşebilmesi açısından önemli bir engel ve eksikliktir. Oysa insanlığın ve dolayısıyla aynı zamanda Türkiye toplumun da yarısını oluşturan kadınların siyasette aktif rol almalarının önünü sonuna kadar açmak bu parlamentonun asli görevlerinden birisi olmalıdır. Her yıl “kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilişinin” sembolik yıl dönümünü kutlamakla yetinmek, diğer taraftan örneğin 8 Mart tarihlerine sıkıştırılmış “kadınlar en yüce değerdir, kadın insanlığı var edendir, kadın hakları konusunda Türkiye son derece ileri bir noktadadır…” gibi salt sembolik demeçlerle kadınların temel sorunlarını geçiştirmek mümkün değildir. Bu gerekçelerle kanun teklifinin komisyon aşamasında, eş başkanlık uygulamasının siyasi partilerin il ve ilçe başkanlıkları düzeyinde de yasal bir zemine kavuşturulması amacıyla komisyona sunduğumuz yeni bir madde ihdasına ilişkin önergelerimiz AKP ve MHP’li komisyon üyelerince reddedilmiştir.

Bu kanun teklifinin hâlen yürürlükte olan seçim mevzuatımızın yurttaş iradesinin ülke yönetimine daha güçlü bir biçimde yansıması noktasında duyulan bir kaygıdan hareketle hazırlanmadığı ortadadır. Bunun en büyük kanıtı, yukarıda belirttiğimiz adil temsiliyet noktasındaki temel meselelere dair hiçbir düzenlemenin bu teklif içerisinde yer almamış olmasıdır. Bu yasa teklifi, iki siyasi partinin olası seçimlerde gerek iktidarda kalabilmek gerekse baraj altında kalmamak gibi kaygılarıyla diğer siyasi partilerle ortaklaşmadan, müzakere etmeden, herhangi bir uzlaşı aramaya dahi gerek görmeden Türkiye Büyük Millet Meclisine sundukları “anti-demokratik siyaset mühendisliği” olarak adlandırılabilecek bir torba düzenlemeden ibarettir. Seçim sistemi gibi önemli bir konuda, daha amiyane bir tabirle oyunun kurallarına ilişkin yapılacak düzenlemelerde bütün oyuncuların dikkate alınması ve sağlıklı bir müzakerenin yürütülmesi demokratik olandır, çağdaş ve etik olan da budur. Asgari düzeyde, Yüksek Seçim Kurulunun mevcut mevzuata göre deklare ettiği seçimlere girme yeterliliği bulunan 10 siyasi partinin komisyon çalışmalarına davet edilmesi ve seçim mevzuatına dair düzenlemeleri birlikte müzakere etmeleri gerekirdi. Ancak komisyonun henüz ilk toplantısında bu konudaki önerilerimiz AKP ve MHP’li komisyon üyelerince dikkate alınmamış, iki siyasi partinin salt kendi kuracakları ittifakın menfaatleri doğrultusunda hazırladıkları bu kanun paketi çoğunluk esasına yaslanarak muhalefette bulunan siyasi partilerin tek bir önerisi dahi ciddiye alınmaksızın komisyondan geçirilmiştir. Elbette çoğunlukçu ve tahakkümcü siyaset anlayışları 21’inci yüzyılda terk edilmesi gereken anlayışlardır. Bu anlayışlar, gelecek kuşaklara aktarabileceğimiz niteliğe sahip değillerdir.

7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra yükselişe geçen ve bu yasa teklifiyle doruk noktasına ulaşan AKP-MHP ortaklığı, yapılan siyasetin her aşamasında salt kendi çıkarını gözetmektedir. Yasa teklifinin kapalı kapılar ardında hazırlandığı, iktidar çoğunluğuna dayanarak toplumun farklı kesimlerinden yükselen öneri ve teklifler dikkate alınmadan komisyon aşamasının hızla tamamlandığı bu bağlamda tasarının demokratik anlayış, kültür ve uzlaşıdan uzak olduğunu belirtmek gerekir. Bu yüzden AKP-MHP ortak imzası ile sunulan teklifin ne Türkiye halklarının yararına, ne de evrensel hukuk normlarına uygun olduğu söylenemez.

Yasama ve yürütme erkinin nasıl oluşacağını belirleyen, seçme ve seçilme hakkına negatif müdahalelerde bulunmayı görev edinen, toplumun tamamının tüm yaşam alanlarını doğrudan ilgilendiren hayati bir konuda AKP-MHP bloğunun toplumun ve siyasetin diğer tüm bileşenlerini dışlayarak hazırladıkları teklifin nasıl bir atmosferde sunulduğu da demokrasiye aykırılık açısından önemli bir göstergedir. Ancak önemle ifade etmek gerekir ki parlamenter sistemin bütünüyle tasfiyesinin bir ön adımı olarak görülebilecek bu adımın temellerini 7 Haziran 2015 seçimlerinden hemen sonrasına aramak gerekmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı’nı reddetmesinin ardından gerçekleşen 7 Haziran 2015 seçimlerinde ortaya çıkan sonucun yok sayıldığı günden bugüne Parlamenter Demokrasinin adım adım tasfiye edildiği bir süreç yaşanmaktadır. 15 Temmuz başarısız darbe girişiminin ardından 20 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen OHAL ile bu süreç bir biri ardına yayınlanan KHK’ler ile fiili hale getirilmiştir.

7 Haziran seçimlerinde 6 milyon seçmenin desteğini alarak %13,1 gibi büyük bir oy oranına ulaşan, böylelikle AKP’nin tek başına iktidar olma hayallerini suya düşüren HDP’ye yönelik siyasi kırım operasyonları başlatılmıştır. 7 Haziran 2015 seçimleri öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, 12 Eylül rejiminden kalan seçim barajı için “biz getirmedik ki biz kaldıralım" beyanı ile darbe rejiminin ürünü olan yüzde 10’luk seçim barajına sahip çıkmış ve yine “Tek başına iktidar olmaz isek ülke kaosa sürüklenir” mesajları verilerek “Baraj olmazsa Türkiye koalisyonlar ülkesi olur” benzeri söylemlerle seçmen iradesi baskılanmaya çalışılmıştır.

HDP’nin 1 Kasım 2015 seçimlerinden de başarıyla çıkması üzerine, Cumhurbaşkanı Erdoğan Anayasa gereği tarafsızlık ilkesini bir kenara bırakmış, partimiz aleyhindeki propaganda çalışmalarını arttırarak, HDP’yi kriminalize emek için özel çaba harcamıştır. Partimiz aleyhine başlatılan bu sürece yargı da dahil edilmiş, Cumhurbaşkanı Erdoğan “Ben parti kapatılması olayını doğru bulmuyorum. Fakat bu partinin yöneticilerinin bu işin bedelini ödemeleri gerekir. Fert fert, birey birey. Anayasa’nın 14. maddesi çok şeyler sağlıyor. Eğer o yeterli değilse, dokunulmazlık zırhından bunları sıyırmak suretiyle bunların bedelini şu açıklamaları yapanlar, terör örgütünü kendi arkasında gösterenler, ‘sırtımızı şuraya dayıyoruz’ diyenler bu ifadelerin bedelini ödemelidirler” beyanında bulunmuştur.

Bu beyan sonrasında aralarında eş genel başkanlarımız, milletvekillerimiz, MYK ve parti meclisi üyelerimiz, belediye eş başkanlarımız, belediye ve il meclis üyelerimizin,  il ve ilçe yöneticilerimiz ve çok sayıda üyemizin yer aldığı 11.631 kişi gözaltına alınmış, bunların 3.383’i tutuklanmıştır. HDP’ye yönelik bu operasyonlar aralıksız bir şekilde sürdürülmektedir. İktidar partisine yakın köşe yazarlarının ifade ettiği üzere Cumhurbaşkanı Erdoğan, HDP’ye 7 Haziran sonuçları üzerinden “ceza” kesmiştir. 6 milyon seçmenin iradesini temsil eden, meclisin üçüncü büyük partisi büyük bir medya ambargosu ile susturulmaya, siyasi operasyonlar ile faaliyetlerini yürütemez bir duruma getirilmeye çalışılmıştır.

20 Mayıs 2016 tarihinde CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun da ifade ettiği üzere “Anayasa’ya aykırı bir şekilde” dokunulmazlıkların kaldırılmasının ardından, 4 Kasım 2016’da aralarında HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da bulunduğu 12 HDP milletvekili bir birinden farklı dosyalar ve savcılıklarca, haklarında yürütülen soruşturma olmasına rağmen dünyada eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, tek bir merkezden kontrol edilen, öncesinde hangi cezaevlerine nasıl bir şekilde aktarılacaklarının dahi planlanıp hazırlıkların tamamlandığı eş zamanlı bir operasyon ile gözaltına alınıp tutuklanmışlardır. Bu süreçte aynı zamanda yandaş ve ana akım tüm medya organlarının aynı manşetle haber yapması HDP’ye yönelik oluşturulmak istenen algıyı, bu operasyonun açık bir şekilde siyasi bir operasyon olduğunu açıkça kanıtlar niteliktedir.

Bu operasyonların siyasi nitelik taşıdığının bir diğer önemli kanıtı da HDP’li milletvekilleri hakkında hızla hazırlanan fezlekelerdir. Dokunulmazlık teklifinin meclise sunulacağının kamuoyunda tartışılmaya başlanması ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın açıkça HDP’li milletvekillerini hedef haline getiren açıklamalarının ardından 2007'den 24 Aralık 2015 tarihine kadar 182 olan fezleke sayısı 20 Mayıs 2016 tarihinde 510'a ulaşmıştır. Hazırlanan fezlekelerin tamamı HDP’li vekillerin yaptıkları konuşmalar ve yürüttükleri siyasal çalışmalar olup, Anayasanın 83. Maddesine aykırı bir şekilde, yasama sorumsuzluğu gibi savcıların öncelikli olarak gözetmesi gereken en temel ilkeler göz ardı edilmiştir.

HDP’ye yönelik siyasi operasyonun bir başka boyutu da çok sayıda HDP’li milletvekillinin TBMM üyeliğinin hukuka aykırı bir şekilde düşürülmesidir. Şu an parlamentonun üçüncü büyük partisinin 9 milletvekili cezaevinde tutuklu olup, aralarında 4 tutuklu milletvekilinin bulunduğu 9 milletvekilinin ise TBMM üyeliği düşürülmüş durumdadır.

Halkın iradesi iktidarın müdahalesi sonucu TBMM çatısı altında eksik temsil edilmektedir. Bu bağlamda öncelikli olarak çıkartılan tüm yasa teklif ve tasarıları üzerine yürütülen görüşmeler eksik bir irade ile gerçekleştirilmektedir. Bu bağlamda 4 Kasım 2016 tarihinden bugüne TBMM çatısı altında yürütülen çalışmaların tamamının bizler açısından meşruluğu tartışmalıdır. Benzer şekilde önümüzde duran bu yasa teklifinin de meşruluğu parlamentonun iradesi eksik olduğu için tartışmalıdır.

Bu yasa teklifinin Meclis’e sunulduğu atmosferde sadece HDP ye yönelik baskı politikaları uygulanmıyor. AKP-MHP blokunun karşısında olan siyasal ve toplumsal alanda tüm kişi, kurum ve kuruluşlar büyük bir baskı altındadır.

24.07.2015 tarihinden bu yana Partimize, Partimiz tabanına ve bileşenlerine yönelik gerçekleşen siyasi soykırım operasyonları neticesinde toplam 11 bin 634 kişi gözaltına alınmış, aralarında Eş Genel Başkanlarımız, Milletvekillerimiz, il-ilçe eş başkanlarımız, yöneticilerimiz ve parti üyelerimizin bulunduğu 3 bin 386 kişi tutuklanmıştır. Şimdiye kadar ki gözaltı sayıları 12.000’i aşmış durumdadır. Toplam tutuklu sayısı ise 5 binin üzerindedir. Temmuz 2015'ten bu yana 43 HDP il eş başkanı, 101 HDP ilçe eş başkanı tutuklanmıştır. Şu anda yönetimde olan 38 il eş başkanı, 90 ilçe eş başkanı, 1 belde eş başkanımız tutuklanmıştır. Temmuz 2015'ten bu yana Eş Genel Başkanlarımızla birlikte 15 milletvekilimiz, 2 MYK, 15 PM üyemiz, 750'yi aşkın il ve ilçe yöneticimiz tutuklanmıştır. Şu anda 9 milletvekilimiz tutukludur. Başkanvekilleri dâhil 83 belediye eş başkanı tutuklanmış 94 belediyeye ise kayyum atanmıştır. 1 Şubat 2017'den bugüne kadar yapılan siyasi soykırım operasyonları neticesinde toplam 2490 kişi gözaltına alınmıştır. 14 Doğal, 62 Seçilmiş, toplamda 76 delegemiz tutukludur.

Kaldı ki böylesi bir atmosferde yürütülen bir seçimin sonuçları ile nasıl oynanabildiğinin somut kanıtı 16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirilen referandumudur. 16 Nisan referandumun da haksız uygulamalara rağmen sandıkta istediği sonucu çıkmayacağını gören iktidar çareyi mühürsüz zarf ve oy pusulalarının yasaya aykırı bir şekilde geçerli saydırmakta bulmuştu. YSK iktidarın her şeye muktedir olduğu bir atmosferde 298 sayılı kanunun maddesinde mühürsüz zarfların geçersiz sayılacağı hükmü yer almasına rağmen yasaya aykırı bir şekilde aldığı kararla yaklaşık 1,5 milyon mühürsüz pusulanan geçerli olmasına karar verdi. Böylelikle sonucu hayır olan bir seçimden Evet çıkartılmış oldu. Demokratik bir seçim eşit haklara, sorumluluklara ve yaptırımlara ve aynı yasal mevzuata tabi rakipler arasından yapılan demokratik bir seçim olanağı 16 Nisan referandum ile tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bu teklif ile iktidar 16 Nisan da fiili olarak uygulamaya koyduğu anti demokratik, hukuk dışı sisteme yasal zırh uydurmaya çalışmaktadır. Demokratik bir seçimin temel ilkelerinden biri siyasi partilerin, bağımsız adayların eşit bir zeminde ve eşit koşullarda yarışması ile mümkündür.

Türkiye siyasi tarihinde seçimler her zaman siyasi iktidar konumunda olan partilerin devletin olanaklarından kendi lehine yararlanmak istediği ve böylelikle rakiplerinden önde olmaya çalıştıkları bir zeminde gerçekleşmiştir. Buna rağmen bir şekilde muhalefet partilerinin geriden de başlasa iktidar konumundaki partileri yakalama ve onun önüne geçme şansı olmuştur. Fakat 16 Nisan’da şaibeli bir şekilde gerçekleştirilen referandum ve önümüze konulan bu teklif ile bu şans ta tamamen ortadan kaldırılmak istenmektedir.

Seçimlere giren siyasi partilerden birinin genel başkanı aynı zamanda cumhurbaşkanlığı sıfatını taşımaktadır. Bu kişi hakkında hiçbir merci ve makam vatana ihanet suçu dışında herhangi bir adli ya da idari soruşturma açma ve yürütme yetkisine sahip değildir. Bu yargı zırhına seçim mevzuatı kapsamında giren ihlaller de dâhildir. Propaganda yasakları başta olmak üzere seçim sınırlamalarına dair yasal mevzuatı ihlal etmesi karşısında hiçbir yaptırım ile karşı karşıya kalamayacaktır. Devlet olanaklarını seçim sürecinde kendi lehine istediği gibi kullansa, propaganda yasaklarını ihlal etse, seçim günü YSK’ya gidip sonuçlarla oynasa, kolluk güçlerine emir verse ve belli bir bölgede seçmenin oy kullanmasına müsaade etmese, seçim günü sokağa çıkma yasağı ilan etse hiçbir yaptırım ile karşı karşıya kalmayacaktır. Devletim tüm güç ve olanaklarının bir siyasi parti genel başkanında toplandığı bir yönetim şeklinde yapılacak hiçbir seçimin adil, eşit ve demokratik olamayacağı aşikârdır.

Yukarıda sözü edilen siyasi atmosferin en büyük sonuçlarından biri toplumun giderek militarize hale gelmesi olmuştur. Bütün bir ülkenin 2 aya yakın zamandır Afrin’e düzenlenen askeri harekatı konuştuğu, barış isteyenlerin cezalandırıldığı bir dönemde ittifak yasasından öte konuşulması gereken gerçekten sağlıklı seçimlerin gerçekleşebilmesi için nelerin sağlanması gerektiği olmalıdır. Bu yüzden OHAL kesinlikle ve derhal kaldırılmalı, ülkemiz yeniden bir normalizasyon sürecine girmelidir.

Maddelere İlişkin Değerlendirme

  1. Madde

Teklifin 1 inci maddesinde; “aynı binada oturan seçmenlerin, hane bütünlüklerinin korunması ve aynı seçim bölgelerinde kalmaları şartıyla, farklı sandık bölgelerine kayıt edilebilecekleri” şeklinde bir düzenleme öngörülmektedir. Teklifte bu düzenlemenin seçimin serbestliği ve gizli oy ilkesini sağlamak gerekçesi ile yapıldığı belirtilmiştir. Fakat bu gerekçe hem teorik hem de pratik bağlamda hakikati yansıtmamaktadır.

Seçimlerin serbestliği, seçmenin hiçbir baskı ve zorlama altında olmadan oy kullanabilmesini ifade eder. Gizli oy ise bir seçmenin oyunu gizli olarak vermesi, kullanmasını ifade eder. 1923 yılından bugüne Türkiye’de 25 genel seçim gerçekleştirilmiştir. Benzer şekilde çok sayıda yerel seçim gerçekleştirilmiştir. Bu seçimlerin hiçbirinde aynı binada ya da sokakta yaşayan insanların aynı sandıkta oy kullanmaları seçim serbestliği ve gizli oy ilkesine aykırı bir durum olarak değerlendirilmemiş, bu yönlü hiçbir tartışma yürütülmemiştir.

Peki gelinen noktada AKP-MHP ittifakı neden böylesi bir düzenlemeye gerek duymaktadır? Açıktır ki AKP-MHP ittifakının bu düzenlemeyi yasalaştırmak istemesindeki örtülü amaç seçmenin denetim yetki ve imkânlarını ortadan kaldırarak sandık seçmen listelerine doğrudan müdahale zemini yaratmaktır.

Mevcut uygulama seçmene seçmen listeleri üzerinden aynı binada veya sokakta yaşadığı komşularının seçmen listesinde yer alıp almadığı ya da o binada, sokakta yaşamayan, ikâmet etmeyen kimselerin seçmen listesinde yer alıp almadığını görmesi açısından bir denetim yetkisi vermektedir. Seçmenlerin binasında, sokağında yaşamadığı halde sandık seçmen listelerinde seçmen olarak gözüken kişiler hakkında ilgili seçim kurullarına itiraz hakkı bulunmaktadır. Benzer biçimde komşusu o binada veya sokakta oturduğu ve seçmen olduğu halde sandık seçmen listesinde görünmüyor ise yine itiraz hakkı bulunmaktadır.

Bu maddede öngörülen düzenleme seçmenin sandık seçmen listesi üzerinden denetim hakkını elinden almakta aynı zamanda seçimlerde seçmen kaydırma olarak bilinen seçim hilelerine zemin hazırlamakta ve bu hilelere yasal meşruiyet kazandırılmaktadır. Geçmiş seçimlere ilişkin kısa bir basın taramasında bile seçmen kaydırmaya dair çok sayıda örnek olay ile karşılaşılabilmektedir. Benzer biçimde seçmen olduğu halde çok sayıda yurttaşın sandık seçmen listelerinde yer almadığı, literatürde seçmen silme olarak bilinen hileye dair örnek haberler ile de sıkça karşılaşılabilmektedir.

298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 4 üncü maddesine göre seçimlerde her muhtarlık bir seçim bölgesidir. Aynı kanunun 5 inci maddesinde ise her seçim bölgesinin gerektiği kadar sandık bölgesine ayrılabileceği belirtilmektedir. TUİK’in 2017 yılında Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi verileri üzerinden yaptığı açıklamaya göre Türkiye’de nüfusu 90 bine yakın mahalleler bulunmaktadır. Bu mahallelerdeki seçmenlerin sandıklara “rasgele” dağıtımı sandık seçmen listeleri üzerinden seçmen denetimini tamamen ortadan kaldıracaktır. Siyasi partilerin birçoğu da “rasgele” hazırlanacak seçmen listeleri üzerinden seçmen denetimini yapamayacaktır. Nitekim bu maddenin nasıl uygulanacağı konusunda komisyon görüşmeleri sürecinde Yüksek Seçim Kurulu temsilcisine direkt olarak bir soru yönelttik. “Aynı binada ikâmet eden hanelerden hangilerini hangi usül ve esasa göre başka bir sandık bölgesine kayıt edeceksiniz? Bir haneyi başka bir sandık bölgesine kayıt ederken hanenin oturduğu dairenin numarasını mı esas alacaksınız? Binada oturan hanelerin soyadlarını alfabetik sıraya koyup buna göre mi kaydıracaksınız? Binada oturan seçmenleri nüfusa kayıtlı bulundukları il ve ilçe esasına göre mi belli sandıklara kayıt edeceksiniz” biçimindeki sorumuza cevaben Yüksek Seçim Kurulu temsilcisi; “Aynı binada oturan haneleri rasgele başka sandık bölgelerine kayıt edecekleri” biçiminde bir ifade kullanmıştır. Buradan da anlaşılacağı üzere bu uygulama son derece suistimale ve keyfi kararlara yol açabilecek problemleri beraberinde getirecektir.

Teklifin bu maddesi ile ayrıca 298 sayılı kanunun 5 inci maddesinin ikinci fıkrası yürürlükten kaldırılmaktadır. Kaldırılan ikinci fıkrada sandık bölgeleri oluşturulurken mesafe durumu ve ulaşım güçlüklerinin dikkate alınması gerektiği hükmü yer almaktadır. Türkiye’de hinterlandı çok büyük olan, konut ve nüfus yoğunluğu çok yüksek olan, toplu taşıma ve araç problemleri olan bu nedenle de mahallenin bir noktasından diğer bir noktasına erişim güçlüğü bulunan çok sayıdaki mahallesi bulunmaktadır. Özellikle bu mahallelerde bu düzenleme sonrası çok sayıda seçmenin sandığa erişim engeli neden ile (özellikle hasta, yaşlı, hamile seçmenlerin) seçme haklarını kullanamayacakları şimdiden öngörülebilir.

Diğer taraftan Türkiye’de bugün sayısı 4 milyona yaklaşan ve birçok bakımdan manipülasyona açık bir mülteci nüfusu bulunmaktadır. Benzer biçimde son olarak e-devlet üzerinden erişime açılan alt üst soy ağacı sorgulamasında da açığa çıktığı üzere öldüğü halde nüfus kayıtlarında halen sağ olarak diğer bir ifade ile seçmen olarak görünen kişi sayısı da azımsanamayacak ölçüde ve her türlü manipülasyon ve seçim hilesine yol açabilecek büyüklükte bir nüfusa tekabül etmektedir.

Kimlerin seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu Anayasa ve ilgili mevzuatta açık bir biçimde belirtilmiştir. Seçme ve seçilme hakkı Anayasal bir haktır. Yukarıda sıralanan gerekçeler ile bu madde birçok seçmenin bu hakkını kullanmasına engel olabileceği gibi ilgili seçim bölgesinde seçme hakkı olmayan çok sayıda kişinin de oy kullanmasına zemin hazırlaması açısından Anayasanın 67 inci maddesine ve 298 sayılı kanunun 2 nci ve 6 ncı maddelerine açıkça aykırıdır.

  1. Madde

Teklifin 2 inci maddesi ile Yüksek Seçim Kuruluna üç farklı görev daha yüklenmektedir. Bu görevlerden ilki seçim türüne göre sandık bölgesi seçmen sayısını belirlemektir. Bu düzenleme teklifin birinci maddesi ile yürürlükten kaldırılan 298 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin ikinci fırkası ile ilgilidir. 298 sayılı Kanunun YSK’nın görev ve sorumluluklarını düzenleyen 14 üncü maddesine eklenmesi öngörülen bu bendin sandık bölgesi seçmen sayısının hangi kriterlere göre belirleneceği net olarak ifade edilmemiştir. Bu da söz konusu kuruma çok geniş bir yorum olanağı vermekte, belli bir sistematiği olmayan farklı uygulamalara zemin hazırlamaktadır.

Teklifin 2 inci maddesi ile 298 sayılı Kanunun YSK’nın görev ve sorumluluklarını düzenleyen 14 üncü maddesine eklenmesi öngörülen diğer bir bentte “Seçim güvenliği açısından gerekli görülmesi durumunda, vali veya il seçim kurulu başkanının oy verme gününden en geç bir ay önce talepte bulunması halinde, o yerdeki sandıkların en yakın seçim bölgelerine taşınmasına, sandık bölgelerinin birleştirilmesine, muhtarlık seçimleri hariç olmak üzere seçim bölgelerinin birleştirilmesi ile seçmen listelerinin karma şekilde düzenlenmesine ve bu hususların ilanına karar verme” yetkisi tanımlanmaktadır. Bu düzenlemenin gerekçesi olarak da “seçim güvenliği” gösterilmektedir. Bu teklifin en kritik ve seçimlerin ruhuna doğrudan zarar veren düzenlemelerinden biri bu değişikliktir. Bilindiği üzere seçimlerin siyasi partiler tarafından yüksek yargının denetimi altında yapılması esas olandır. Mülki idare amirlerinin/valilerin seçim süreçlerine doğrudan müdahale edebilmesi yetkisi bu temel ilkeyi açıkça ortadan kaldırmaktadır.

Valilerin seçimlere dair karar süreçlerinde yetkilendirilmesi öncelikle seçimlerin tarafsızlığına ve sivil ruhuna gölge düşürecektir. Çünkü valiler doğrudan hükümetin diğer bir ifade ile siyasi iktidarın emri altında çalışmaktadırlar. Seçimlere dair karar süreçlerinde valilerin yetkilendirilmesi seçimlerin tarafsızlığını da ortadan kaldırmaktadır. Normal demokratik koşullarda dahi asla kabul edilemeyecek valilere seçim iş ve işlemlerine müdahale yetkisi veren böylesi bir düzenlemenin siyasi iktidarın adeta kendisine biat etmeyen, kendinden olmayan tüm kişi, kurum ve kuruluşları bir güvenlik tehdidi olarak lanse ettiği günümüz OHAL koşullarında tarafsız bir şekilde kullanılması beklenemez.

Seçmenin oyunu yerinde, güven içinde kullanmasını sağlamak seçim kurullarının tabii görevlerinden biridir. Kaldı ki Türkiye’nin her noktasında yeterli güvenlik önlemlerini alabilecek teknik alt yapı, insan kaynağı ve olanak varken böylesine ayrımcı, muğlak, öngörülemez, suistimale ve keyfiyetlere açık bir uygulamanın hayata geçirilmesin iyi niyetli bir girişim olarak okumak mümkün değildir. Bentte geçen “Seçim güvenliği açısından gerekli görülmesi durumunda” ibaresi öncelikli olarak yasa metinlerinin açık, net, hiçbir muğlaklığa yer vermeyecek ve keyfi uygulamalara neden olmayacak şekilde yazılması gerektiğine dair ilkeye aykırıdır. Ne demek “gerekli görülmesi durumunda”? Kime göre, neye göre gerekli? Bir siyasi partinin genel başkanı olan cumhurbaşkanının emir ve talimatı ile ya da iktidar partisinin bakan, milletvekili ya da yöneticilerinin ricası ile valilerin sandıkların taşınması veya birleştirilmesi yönünde karalar vermeyeceğini garanti altına alacak nesnel bir mekanizma maalesef bulunmamaktadır.

Sandıkların taşınması aynı zamanda seçmenin sandığa erişimini güçleştirecek ve çok sayıda yurttaşın oy kullanamamasına neden olacaktır. Seçmenlerin sandığa gidememesi, iradelerinin sandığa yansıyamamasına neden olacak, bu durumda temelde anayasal seçme hakkı ihlal edilmiş olacaktır. Yine karma seçmen listesinin oluşturulmasına ve seçim çevrelerinin birleştirilmesine imkân tanıyan uygulamalar teklifin birinci maddesine ilişkin şerhimizde de belirtildiği üzere sandık seçmen listesi üzerinden seçmenin denetim yetkisini ortadan kaldıracak, seçmen kaydırma ve seçmen silme olarak bilinen seçim hilelerine zemin hazırlayacaktır.

Bu madde yasa yapım ruhundaki eşitlik ilkesine aykırı ve ayrımcı bir şekilde adeta HDP’li seçmenlerin seçme ve seçilme haklarını önlemeye dönük bir düzenleme olarak hazırlanmıştır. Son seçimlerde açıkça görüldüğü üzere vali ve kaymakamların yasada olmamasına rağmen sandık taşıma ve birleştirmelerine ilişkin taleplerinin neredeyse tamamı doğu ve güneydoğuda ve özellikle kırsal bölgelerde kurulan sandıklar ile ilgilidir. Bu bölgelerde sandıkların taşınması ve birleştirilmesi hususunda YSK’ya çok sayıda müracaatta bulunulmuştur. Fakat YSK bu taleplerin tamamını reddetmiştir.

Geçmiş seçimlerde kırsal bölgelerin birçoğunda seçmenlerin siyasi iktidarın emrindeki mülki idare amirlerinin, kolluk güçlerinin, korucuların, muhtarların tehdit ve baskısına maruz kaldığına dair tarafımıza ve kamuoyuna çok sayıda haber ulaştı. Sadece 16 Nisan referandumunda tarafımıza bu yönlü ulaşan bilgilerden bir kaçı aşağıdaki şekildedir.

  • Muş’un Çatbaşı Köyü’nde AKP’li olduğu bilinen muhtar M.K. her seçmenle birlikte oy kabinine girip seçmenin kullandığı oyu kontrol etmiştir.
  • Ağrı’nın Eleşkirt ilçesine bağlı Toprakkale Köyü’nde 1083 No’lu sandıkta halka açık oy kullandırılmıştır.
  • Bitlis’in Ahlat ilçesine bağlı Ovakışla Beldesi’nde oy kullanmaya giden seçmenlere GBT uygulaması yapılmıştır.
  • Şırnak’ın İdil ilçesine bağlı Alakamış Köyü’nde, muhtar A.İ. bazı korucu yakınları ile birlikte birçok yurttaşın kimliklerini alarak yerlerine oy kullanmıştır.
  • Ağrı’nın Eleşkirt ilçesine bağlı Pirabat Köyü’nde muhtar ve korucular kadınların sandığa gitmesini engellemişlerdir. Erkekler, kadınların yerlerine de oy kullanmışlardır.
  • Muş’un Malazgirt ilçesine bağlı Kızılyusuf Köyü’nün Muhtarı zorla açık oy kullandırtmıştır.
  • Urfa’nın Siverek ilçesine bağlı Çığırık Köyü Raif Mumcu İlköğretim Okulu’nda köylülere silah zoruyla açık oy kullandırılmıştır.
  • Bingöl’ün Sudüğünü Köyü’nde köylülere açık oy kullandırılmıştır.
  • Muş’un Korkut ilçesine bağlı Oğulbağı Köyü’nün muhtarı başkalarının yerine oy kullanmıştır.
  • Mardin’in Derik ilçesine bağlı Akıncılar Köyü’nde köylüler toplu oy kullanmaya zorlanmışlardır.

Ağırlıklı olarak sadece HDP ve AKP’nin yüksek oy aldığı 12 ilde (Ağrı, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Hakkâri, Mardin, Muş, Urfa, Siirt, Şırnak ve Van) 16 Nisan Referandumu sandık sonuçları incelendiği zaman 306 sandıkta “0” HAYIR oyu çıkmıştır. Bu sandıkların neredeyse tamamı köylerde kurulmuş sandıklardır. Benzer şekilde %90’ın üzerinde “evet” oyu çıkan sandıklar incelendiği zaman 1.638 sandıkta “EVET” oy oranı %90 ve üzerinde çıkmıştır. Bu sandıklar da incelendiği zaman bu sandıkların da tamamına yakınının köylerde kurulduğu kaydedilmiştir. Bu sandıklardaki toplam seçmen sayısı 360.023’tür. Bu seçmenlerin 331.530’u oy kullanmıştır. Bu oyların 316.763’ü “EVET” yönünde, 11.319’u da hayır yönünde çıkmıştır. Ağırlıklı olarak HDP ile AKP’nin yüksek oy aldığı bu 12 ilde 1 Kasım 2015 Genel Seçimlerinde AKP’nin yüzde 90 ve üzerinde oy aldığı sandık sayısı sadece 919’dur. Bu rakam nasıl oluyor da neredeyse yüzde 100 bir artışla 16 Nisan referandumunda 1.638’e yükselmiştir?

AKP-MHP ittifakı bu yasa düzenlemesi HDP’nin çok yüksek oranda oyla aldığı Doğu ve Güneydoğuda mülki idare amiri valiler aracılığıyla sandık taşıma, sandık birleştirme ve sandık seçmen listelerini karma biçimde hazırlama gibi dolambaçlı yöntemlerle birçok seçim hilesinin önünü açılacak ve halkın gerçek iradesinin sandığa yansımasını engellemeye dönük girişimleri arttıracaktır.

Bu bağlamda maddenin bu bendi açıkça Anayasa’da karşılığını bulan eşitlik ilkesine, seçme ve seçilme hakkına aykırıdır.

Teklifin 2 inci maddesi ile 298 sayılı Kanunun 14 üncü maddesine eklenmek istenen son bent ise “hastalığı veya engeli sebebiyle yatağa bağımlı olan seçmenlerin, muhtarlık seçimleri hariç, oy kullanmalarını sağlamak için gezici sandık kurulu kurulmasına” olanak sağlamaktadır. Türkiye’de her seçim sürecinde yüzbinlerce yatalak hasta ya da engelli seçmenin oy kullanamadığı belirtilmektedir. Bu seçmenlerin seçme haklarını kullanabilmeleri açısından olumlu bir düzenleme olarak okunmakla birlikte gezici sandık listelerinin hangi kriterlere göre nasıl hazırlanacağı, oy kullanma süreçlerinde gizliliğin nasıl sağlanacağı gibi hususların yasa metninde açık ve net bir şekilde yazılması gerekmektedir. Örneğin, engellilik hâlinin, hastalık hâlinin ne şekilde belgelendirileceği, hastalık ve engellilik durumunun seçimlerden kaç gün önce tespit edileceği, oy kullanma işleminin seçmenin evinde mi gerçekleştirileceği, hastane ortamında kalması gereken vatandaşların bu haktan ne şekilde faydalandıracağı, oy kullanma işlemi konusunda hasta ve engelli yurttaşa yapılabilecek oy tercihine dair olası telkinlerin nasıl engelleneceği, gezici sandıklarda görev yapacak kurullarının nerede ve nasıl toplanacakları, gezici sandıklarda kullanılacak oy pusulası ve zarfların nerede ve ne zaman sayılıp mühürleneceği, gezici sandık listesinde yer alan seçmenlerin tamamına oy verme saati bitene kadar ulaşılamaması halinde nasıl bir usul izleneceği, oy verme saatinin bitmesinin ardından bu gezici sandıklarda kullanılan oyların sayım ve döküm işlemlerinin nasıl ve nerede yapılacağı, bu sandıklarda görev yapacak siyasi parti gözlemcisi müşahitlerin nasıl konumlanacağı gibi daha da uzatılabilecek muğlak noktalar belirsiz bırakılmamalı ve belli asgari kriterler ölçüsünde madde metninde yer almalıdır. Bu şekliyle düzenleme her türlü suiistimale, keyfiyete açık ve belirsiz uygulamalara kapı aralayan ve bu haliyle Yüksek Seçim Kurulu’nu ciddi şaibe ve meşruiyet tartışmalarının ortasında bırakabilecek riskli bir hüküm niteliğindedir.

  1. Madde

Teklifin 3 üncü maddesi ile sandık kurulu başkanlarının ilçede görev yapan kamu görevlileri arasından belirlenmesi öngörülüyor. Seçim iş ve işlemlerinin yargı denetimi altında siyasi partiler tarafından yürütülmesi seçimlerin tarafsızlığı, denetimi, eşitliği, demokratik bir sürecin işletilmesi açısından temel bir ilkedir. Bu bağlamda sandık kurullarının denge denetim ilkesinin gözetilerek siyasi partiler tarafından oluşturulması gerekmektedir. Bu temelde mevcut yasada belirtilen sandık başkanı dışındaki memur üyenin kamu görevlisi olmasına ilişkin koşulun bile tartışmaya açılması gerekirken, bu yapılmayıp aksine ve ilaveten sandık kurulu başkanlarının da yürütmenin diğer bir ifade ile siyasi iktidarın emrindeki kamu görevlileri arasından belirlenmesine ilişkin madde düzenlemesi, seçimlerdeki denge denetim ilkesini ortadan kaldırmaktadır.

Bilindiği üzere mevcut yasal düzenlemede sandık kurulları bir başkan ve altı üye olmak üzere 7 kişiden oluşmaktadır. Sandık kurulu üyelerinden biri ilçe seçim kurulu tarafından belirlenen kamu görevlisi memur üye beşi ise ilgili seçim çevresinde son genel seçimlerde en fazla oy alan beş siyasi partinin gösterecekleri üyeler arasından seçilmektedir. Yine mevcut uygulamada sandık kurulu başkanları ise ilçe seçim kurulu başkanının ve ilçe seçim kurulunun siyasi partili üyelerinin her birinin hazırladığı listeler arasından kura ile seçilerek belirlenmektedir. Bu uygulama son iki seçimde görüldüğü üzere sandık başkanlıklarının siyasi partiler arasında dengeli bir biçimde dağılmasına neden olmaktadır. 298 sayılı kanunun 22 inci maddesindeki bu hüküm son iki seçimde uygulanmıştır. Son iki seçime kadar teamül gereği ilçe seçim kurullarının siyasi partili üyeleri sandık başkanı üyesi vermiyordu. Sandık kurulu başkanları kamu görevlisi memur üyeler arasından seçiliyordu.

AKP ve MHP ittifakı sandık kurulu başkanlığı noktasında siyasi partiler tarafından bu hakkın kullanılmasını, özellikle de HDP’nin çok sayıda sandık kurulu başkanlığı hakkı kazanmasını kabullenememektedirler. Bunun somut örneği 1 Kasım 2015 genel seçimleri ve 16 Nisan 2017 referandumunda HDP’nin sandık başkanı adaylarına yönelik ayrımcı, ötekileştirici uygulamalarda kendini göstermiştir. Bu seçimlerde HDP sandık başkanları için aday listeleri hazırlanmaya başladığı andan itibaren, neredeyse tüm ilçe seçim kurulu üyelerimize sandık başkanlığı aday listesi verilmemesini, geleneksel ve yasada yeri olmayan teamüllere göre sandık başkanlarının kamu görevlisi memurlardan belirlenmesinin kabul edilmesini ısrarla telkin etmişlerdir. Hatta ve hatta bazı yerlerde “partilerden sandık kurulu başkanlığı için liste almıyoruz” denilerek HDP’nin listeleri yasaya aykırı bir şekilde geri çevrilmiştir. “Hiç bir parti liste vermiyor, siz de vermeyin” ya da “kimse vermediği için sizden de almayacağız” denmiştir. Yine HDP’li ilçe seçim kurulu üyelerine; “bu iş büyük sorumluluktur, büyük cezaları var, sorumluluğunu siz alacaksınız” denilerek konu bireyselleştirilmiş, kurul üyeleri ve ilçe örgütleri üzerinde baskı oluşturulmak istenmiştir. Bu kapsamda 16 Nisan referandumunda HDP’nin 2022 sandık kurulu başkan adayı kuraya girmeden önce reddedilmiştir. Kura ile seçilmelerine karşın 162 HDP’li sandık kurulu başkanının ise “iyi üne sahip olmadıkları” gerekçesi ile sandık kurulu başkanlıkları düşürülmüştür.

Bu kapsamda bu düzenleme öncelikli olarak HDP’nin tüm baskılara rağmen 7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 tarihli seçimlerde ulaştığı başarı sonucu kazandığı hakları kullanmak istemesinin hazmedilememesi ile doğrudan ilgilidir. Diğer taraftan bu düzenleme AKP-MHP ittifakının sandık kurullarında çoğunluğu ele geçirmek amacını da taşımaktadır.

Sandık kurulu başkanlarının kamu görevlisi memurlar arasından belirlenmesi ise özellikle OHAL sürecinde kamudan toplu ihraçların yaşandığı, kadrolaşma iddialarının had safhaya çıktığı, kamu çalışanlarında liyakatin yerini biata bıraktırılmak istendiği bir dönemde mevcut siyasi iktidarın doğrudan sandıkta hegemonya kurmasına zemin hazırlayacaktır. AKP’nin bu düzenlemedeki temel muradı sandık kurullarında çoğunluğu ele geçirmektir. Yeni düzenleme ile 7 kişiden oluşan sandık kurulunun sandık başkanı siyasi iktidara biat etmesi beklenen bir kamu görevlisi bir memurdan, ayrıca sandık kurulunun bir üyesi de yine kamu görevlisi başka bir memurdan belirlenecek, bunun yanında AKP’li sandık kurulu üyesi ve MHP’li sandık kurulu üyesi ile birlikte hesap edildiğinde 7 kişiden oluşan her bir sandık kurulunun dört kişisinin AKP-MHP ittifakı tarafından belirlenmesi amaçlanmaktadır. Böylelikle sandık kurullarında çoğunluk elde edilmiş olacak ve tüm kararlar (oy verme işlemi, oy sayım ve döküm işlemi süreçlerinde meydana gelebilecek olası tüm ihtilaflar) iktidar partisinin lehine olacak şekilde sonuçlandırılacaktır. Hedeflenen asli gaye budur.

Bu madde diğer düzenlemeler ile birlikte düşünüldüğünde (karma sandık seçmen listesi, sandık taşıma, sandık birleştirme, seçmene ihbar yetkisi vd.) muhalefetin yeterli örgütlülük gücüne sahip olmadığı ya da baskı ve hile ile muhalefetin sandık güvenliği için aldığı önlemlerin boşa düşürülebileceği tüm sandık bölgelerinde seçim sonuçları üzerinde her türlü hile (oy kullanamayan seçmenler yerine oy kullandırılan seçmenler, seçmenlere açık oy kullandırılması, muhalefet partilerine çıkan oyların haksız ve usulsüz biçimlerde geçersiz sayılması ya da geçersiz oyların söz konusu ittifak bloğuna yazılması vb.) mümkün hale gelecektir. Seçimlerin güvenliğini, seçim sonuçlarının güvenirliliğini, oy kullanmanın gizliliğini, sayım, döküm işlemlerinin açıklığını ve şeffaflığını alenen ortadan kaldıracak böylesi bir düzenleme Anayasa’ya da açıkça aykırıdır.

Diğer taraftan, kanun teklifinde bu maddeyle sandık kurulu başkanlarının kamu çalışanı memurlar arasından belirlenmesine gerekçe olarak, bu işin ciddi bir iş olduğu, hata ve ihmallerin yaşanmaması için böyle bir uygulamaya geçilmesi gerektiği gibi bir argüman kullanılmaktadır. Eğer böyle ise, aşağıda yer alan başka bir düzenleme ile hayata geçirilmek istenen “mühürlenmesi unutulmuş, ihmal edilmiş veya kasıtlı olarak mühürlenmemiş oy pusulalarının geçerli sayılması” neden mümkün kılınmaktadır? Bu durumun izahı yoktur. Bir taraftan sözümona sıfır hatayla bir seçim süreci yürütmek için kamu görevlileri sandık kurullarının başına getirilecek, diğer taraftan ise seçimlerin güvenilirliğini temelden sarsabilecek mühürsüz pusulalara geçerlilik kazandırılacak. Bu yaklaşım asgari düzeyde dahi tutarlılıktan ve siyasi etikten uzaktır.

  1. Madde

Teklifin 4 üncü maddesinde de 3 üncü maddesine paralel olarak sandık kurullarının memur üyelerinin nasıl belirleneceği düzenlenmektedir. Bir önceki maddede belirtildiği üzere AKP iktidarının kamusal alanda yarattığı tahribat ve baskı ortamı nedeni ile sandıklara kamu görevlilerinin tarafsız bir şekilde görevlendirilemeyeceği, görevlendirilen kamu görevlilerinin de tarafsız davranmakta zorluk yaşayacağı aşikârdır.

Hukukun adeta askıya alındığı OHAL koşullarında ülkenin merkezi kararnamelerle yönetildiği bir dönemde AKP-MHP ittifakının aleyhine karar verebilecek bir kamu görevlisi memur sandık kurulu üyesinin yayınlanacak ilk KHK ile görevinden ihraç edilmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur. Bu nedenle sandık kurulu üyelerinin tamamının eşit temsiliyet ve denge denetim ilkesi gözetilerek siyasi partili üyelerce oluşturulması çoğulcu demokrasinin asgari gereğidir. Sandık kurullarında yürütülen iş ve işlemlerin hiçbir şaibeye neden olmadan yürütülebilmesi için ittifak kuran partilerden sadece birinin üye vermesine yönelik düzenleme demokratik bir sorumluluk olarak zaruriyet arz etmektedir.

  1. Madde

Teklifin 5 inci maddesi Cumhurbaşkanı ve Milletvekili seçimlerinde seçmen tarafından mühürlenen oy pusulalarının aynı zarfa konulmasını düzenlemektedir. Her ne kadar madde gerekçesinde belirtildiği üzere seçmen tarafından oy pusulalarının yanlış zarflara konulması, böylelikle oyların geçersiz sayılmasının önüne geçilmesi amacıyla yapıldığı belirtilse de bu uygulama erkler ayrılığı ilkesine açıkça aykırıdır.

Cumhurbaşkanlığı tercihi yapmak üzere verilen oylar ile yürütme organı seçilmekte; milletvekillerine verilen oy ile ise yasama organı seçilmektedir. Bu nedenle, seçimin aynı gün ve aynı sandıkta yapılması, her iki organın oluşumu bakımından erkler ayrılığı ilkesine aykırıdır. Kaldı ki YSK’nın alacağı çok basit bir kararla oylama usulünde yapılacak değişiklikle cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerine ait oy pusulalarının aynı zarfa konulmasının önüne geçilebilir. Şöyle ki seçmene öncelikli olarak Cumhurbaşkanlığı seçimine dair oy pusulası ve zarfı verilir. Seçmen bu oyunu kullanıp zarfını Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair ilgili sandığa atar. Akabinde sandık kurulu seçmene milletvekilliğine dair oy pusulası ve zarfını verir seçmen ikinci kez kabine girerek milletvekilliğine dair oyunu kullanıp zarfını ilgili diğer sandığa atar.

AKP-MHP ittifakının bu maddenin gerekçesinde belirttiği hususlar maddenin diğer düzenlemeleri ile tutarlılık arz etmemektedir. Gerçekten sandık kurulu başkanlarının kamu görevlileri arasından seçilmesinin amacı seçim iş ve işlemlerinin daha nitelikli ve sorunsuz bir şekilde yapılması ise neden böylesi basit bir sürecin yürütmesinde sakınca görülmektedir? Oy pusulalarının aynı zarfa konulması ile seçmenin psikolojik algıları üzerinde her iki seçimde de oyların aynı yönde kullanılması hususunda bir etki yaratma, amiyane tabirle dışarıda hiç oy bırakmama amacı taşımaktadır. Kaldı ki bu madde de belirtilen birçok husus YSK tarafından hazırlanacak yönetmelik ya da alınacak kararlar doğrultusunda seçimin tür ve mahiyetine uygun olacak şekilde belirlenebilir. AKP MHP ittifakının kendi lehlerine olabilecek her konuda en ince ayrıntısına kadar düşünülüp yasaları kendi menfaatleri doğrultusunda araç haline getirmek istemeleri, teklifin diğer birçok maddesinde ise uygulamada yine kendi lehlerine iktidar olanaklarını kullanarak müdahale alanı oluşturabilmek için genel geçer ifadeler kullanılması (Örneğin 2 inci madde de yer alan “gerekli hallerde” ifadesi gibi) oldukça problemli bir yaklaşımdır.

  1. Madde

Teklifin 7 inci maddesi ile mevzuattan sandık alanı ifadesi kaldırılarak, sandık çevresi biçiminde yeniden tanımlanıyor. Sandık çevresine ilişkin öngörülen yeni tanımlama pratikteki uygulamaya daha uygun olmakla birlikte sandık alanı tanımının kaldırılması tartışmalı bir husustur. Her ne kadar bu teklifin 8 inci maddesi ile 298 sayılı Seçim kanunun 82 nci maddesine:“ Seçimin güvenliğini sağlamakla görevli kolluk güçleri hariç, özel güvenlik görevlileri ve belediye zabıtaları gibi görevliler de dâhil olmak üzere resmî üniforma ve silah taşıyan kişiler, sandığın konulduğu bina, yapı ve bunların müştemilatına giremezler. Sandığın konulduğu bina, yapı ve bunların müştemilatında hiç kimse, başkalarının görebileceği şekilde bir siyasi parti veya adaya ait rozet, amblem veya benzeri işaretler ya da propaganda amaçlı yayınlar taşıyamaz; yazılı, sözlü veya görüntülü propaganda yapamaz. Bu fıkra hükümlerine uymayan kişiler kolluk güçleri tarafından uzaklaştırılır” fıkraları eklenmiş olsa da sandık alanı kavramının madde metninden çıkarılması ciddi bir muğlaklığa sebep olacaktır. Örneğin sandığın konulduğu birçok binada yapının sınırları belirgin değildir. Ayrıca “müştemilat” kavramı yoruma ve spekülasyona açıktır.

Yasa maddelerinin sarih, net ve tartışmaya mahal vermeyecek şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Diğer yandan bu düzenleme ile seçimlerde tarafsız bölge olan sandık alanı daraltıyor. Bahçe sınırları net olmayan ya da sadece binadan ibaret olan yerlerde yapılacak seçimlerde yasal bir engel olmadığı için binanın kapısında propaganda yapılabilecek veya silahlı kişiler bulunabilecektir.

  1. Madde

Teklifin 8 inci maddesi ile seçmenlere “ihbar” ile sandık çevresine kolluk gücü çağırma yetkisi verilmesi öngörülüyor. Bu uygulama açıkça her türlü suiistimale, keyfi uygulamalara zemin hazırlayacaktır. Hali hazırda seçmenin herhangi ihtilaflı veya olağandışı bir durum karşısında sandık kurullarına şikâyet hakkı bulunmaktadır. Bu düzenleme ile her sandığa sandık kurulu üyesi ve müşahit dışında bir de kolluk güçlerine adeta muhalefet partilerinin görevlilerini ihbar etmekle görevli muhbir yerleştirilmesi olanağı sağlamaktadır.

Hâlihazırda mevcut mevzuat çerçevesinde seçmenlerin herhangi bir ihlal veya usulsüzlük durumda sandık kurullarına şikâyet hakkı zaten bulunmaktadır; oysa, teklifle yapılmak istenen son derece tehlikeli, keyfî ve suistimale açık bir ihbar mekanizmasını hayata geçirmektir. Özellikle OHAL sürecinde farklı toplumsal kesimler, özellikle farklı siyasi görüşlere sahip kesimler arasında önemli fay hatları oluşmuşken, toplumsal kutuplaşma son derece artmışken böylesine pervasız bir uygulamanın önünü açmak son derece tehlikeli sonuçlara yol açabilecektir. Öyle ki muhalefet partilerine mensup müşahit veya seçmenlerin sandık başından uzaklaştırılmasıyla oy sayım ve döküm süreçlerinin şeffaf bir biçimde denetlenebilmesi ve gözlemlenebilmesini imkânsız kılabilecek uygulamaların önü açılacaktır.

Bu düzenlemeyle birlikte, muhalefet partisine mensup bir müşahit, temel hakkı ve görevi olan oy kullanma ve sayım döküm aşamasına dair sandık kuruluna herhangi bir itirazı durumunda rahatlıkla kolluk güçlerine ihbar edilebilecek ve sandık alanından uzaklaştırılabilecektir. Böylece, oy kullanma ve sayım döküm süreçlerinin şeffaf ve demokratik bir gözlem ve denetimden kaçırılacağını öngörmek zor değildir. Seçim süreçlerine, oy kullanma ve sayım döküm süreçlerine kolluk güçlerinin doğrudan müdahale imkânlarını bu denli öngörülemez bir hâle getirmek, yurttaşlar arasında “makbul yurttaş -makbul olmayan yurttaş” ayrımı yapmak, bir yurttaşı bir diğerinin aleyhinde muhbirleştirmek demokrasiyle bağdaştırılabilecek, demokrasi zemininde konuşulacak bir düzenleme olamaz. Bu düzenlemenin eşit haklara sahip yurttaşlar arasında bir tip polisiye muhbirler üretmeye dönük, asılsız ihbarlarla demokratik, şeffaf ve özgür bir seçim sürecini sabote etmeye açık bir uygulamaya cevaz vereceği aşikardır.

Seçim günü kolluk güçleri seçim ve sandık kurullarının taleplerine uygun iş ve işlem yapmak zorundadır. Yapılmak istenen bu düzenleme ile bir sandık çevresinde sandık kurulu herhangi bir sorun veya olağandışı bir durum görmediği halde muhalefet partisine mensup bir görevliyi söz konusu ihbarcı/muhbir kişi rasgele, yasada karşılığı olmayan herhangi bir gerekçe ile ya da söz konusu görevli şikayet ve/veya itiraz hakkını kullandı diye kolluğa ihbar edecek, kolluk ise ihbar üzerine sandık çevresine gelecek ve açık uçlu ve keyfi bir müdahalenin önü açılacaktır.

Sandık çevresinde düzeni sağlamak sandık kurulunun görevidir. Fakat bu düzenlemeyle sandık kurulu başkanının herhangi bir çağrısı olmaksızın kolluk güçleri gelip bir ihbar üzerine sandık kurullarına ait bu yetki alanını rahatlıkla gasp edebilecektir. Kolluk gücü; rahatlıkla “ihbar var ben müdahale etmek zorundayım” diyebilecektir. Böylelikle sandık kurulunun hiçbir dahili, müdahalesi olmadan muhalefet partili görevliler (müşahitler) sandık başlarından rahatlıkla uzaklaştırılabilecektir. Bu teklifin diğer maddeleri ile birlikte düşünüldüğünde amacın yürütme erkinin de verdiği olanakları kullanarak muhalefeti sandık çevresinden mümkün olduğunca uzaklaştırmak, böylelikle sandıklarda her türlü manipülasyona zemin hazırlamak olduğu görülebilmektedir.

9 ve 11. Maddeler

            Teklifin 9 uncu ve 11 inci maddeleri ile mühürsüz zarfların ve oy pusulalarının kanunen geçerli sayılmasına olanak sağlanıyor. Bilindiği üzere 16 Nisan Referandumunda 298 sayılı Kanunun 98 inci maddesinde açıkça mühürsüz zarfların, 101 inci maddesinde ise mühürsüz oy pusulalarının geçersiz sayılacağına dair hüküm yer almasına rağmen Yüksek Seçim Kurulu, www.ysk.gov.tr biçimindeki resmi internet sayfasından 16.04.2017 tarihinde “Sandık kurulu mührü taşımayan oy pusulası ve zarfların dışarıdan getirilerek kullanıldığı kanıtlanmadıkça geçerli sayılmasına karar verilmiştir” ifadesini içeren duyuruda bulunmuştur. Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven, yaptığı basın açıklaması sırasında bu kararın oylama bittikten ve sandıkların açılmasından sonra verildiğini şu şekilde ifade etmiştir: “Bugün sandıklar açılmaya başlandıktan sonra sonuçlar kurulumuza ve siyasi partilere intikal etmeden önce bazı sandık kurullarının seçmene oy pusulası ve zarflarını sandık kurulu mührüyle mühürlemeden verdikleri yolundaki yoğun şikayetler ve Ak Parti temsilcisinin talebi üzerine kurulumuz sandık kurulu mührü taşımayan oy pusulası ve zarfların dışarıdan getirilerek kullanıldığı kanıtlanmadıkça geçerli sayılmasına karar vermiştir.

            Ayrıca, sandık kurulu başkanlarına YSK DUYURU gönderici adıyla ve B001 kurum kodu ile “Yüksek Seçim Kurulunca bugün yapılan toplantıda sandık kurulu mührü taşımayan oy pusulası ve zarflarının, dışarıdan getirilerek kullanıldığı kanıtlanmadıkça geçerli sayılmasına karar verilmiştir. Sayım döküm işlemlerinin buna göre yapılması gerekmektedir.” ifadesinden ibaret SMS'lerin 17.04 ve 17.09 sularında gönderildiği bilinmektedir.

            Bilindiği üzere Türkiye'nin doğusunda oy kullanma işlemi saat 16.00'da, batısında ise saat 17:00'da bitmiş ve sayım-döküm aşamasına geçilmiştir. Dolayısıyla YSK Başkanının, sonuçların partilere intikal etmeden önce bu kararın verildiği ifadesi kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır; zira söz konusu duyurular doğu illerindeki oylama bittikten ve sayıma geçildikten yaklaşık bir saat sonra yapılmıştır. Sayım döküm işleminin başlamasından sonra 1 saat içerisinde sandıklardaki resmi olmayan sonuçların siyasi parti yetkililerine intikal edeceği açıktır. Yüksek Seçim Kurulu'nun bahse konu duyuru ve SMS bilgilendirmelerinin, toplantı ile karara bağlandığı ifade edilmiş olmakla birlikte kararın numarası, saati, hangi üyelerin katıldığı, kararın kaç oy sayısı ile alındığı, karşı oy olup olmadığı, itiraz üzerine alınmış bir karar ise itirazın içeriği ve kararın içeriği kamuoyu ile paylaşılmamıştır. Karar duyurulardan da kaldırılmıştır.

            Anayasa değişikliği halk oylaması sırasında, evet yazılı mühürler ve mühürlerin oy pusulasının hem ön hem arka yüzüne basılmış olmasıyla ilgili verilen 559 sayılı karar YSK'nın internet sitesinde bulunmaktadır. Ancak mühürsüz zarf ve mühürsüz oy pusulalarıyla kullanılan oyları geçerli kılan duyuruya ilişkin usule uygun bir kararın olduğuna dair tek bir emare bulunmamaktadır. Kurul söz konusu kararı, referandumdan iki gün sonra 18.04.2017 tarihinde yazmış ve imzalamış ve aynı gün saat 17:30 civarında internet sitesinden kamuoyuyla paylaşmış, kararlar ve duyurular kısmına da ancak 18 Nisan günü eklenebilmiştir. Yani karar açıklandığında, İlçe Seçim Kurulları'na yapılacak itirazlar için tanınan yasal süre dolmuştur.

            Yalnızca bir SMS duyurusu ile hangi şartlar altında uygulanabileceği ve gerekçesi açıklanmadan, sayım-döküm işlemleri sırasında alındığı iddia edilen bu karar referandum sonuçlarını gölgelemiş, yapılan işlemleri ağır ve geri döndürülemez bir biçimde sakatlamıştır. Tüm bu gelişmeler 16 Nisan’da YSK’nın bu kararı siyasi iktidarın baskısı ve etkisi altında aldığına ilişkin iddiaları güçlendiren niteliktedir.

            Kamuoyuna yansıyan iddialara göre referandumun sonucunu doğrudan etkileyebilecek kadar (2.500.000) mühürsüz oy pusulası ve zarfının geçerli sayıldığı belirtilmektedir. Kaldı ki aynı YSK 30 Mart 2014 tarihinde yapılan mahalli seçimlerde Bitlis’in Güroymak ilçesinde AKP’nin itirazı üzerine mühürsüz zarflardan dolayı seçimlerin yenilenmesine karar vermişti. AKP-MHP ittifakı böylesi bir düzenleme ile öncelikli olarak 16 Nisan Referandumundaki usulsüz ve açıkça kanuna aykırı uygulamayı kabul etmekte ve bu uygulamaya yasal kılıf uydurmaktadırlar.

Diğer yandan mühür uygulamasının resmi iş ve işlemlerde kullanılan belgenin ve yapılan işlemin doğruluğunu ispatlamak için kullanıldığı bilinmektedir. Bu temelde resmi kurumların kullandığı tüm defterlerde, hazırlanan yazılarda, belgelerde mühür bulunması bir zorunluluktur. Oy zarf ve mühürleri de dahil olmak üzere seçim iş ve işlemlerinde kullanılan tüm belgeler de resmi evrak statüsündedir. Bu evrakların ilgili sandık kuruluna ait olduğunun doğruluğunun ispatlanması, yapılan işlemin resmiyet kazanması için mühürlenmesi bir zaruriyettir. Aksi takdirde sandık kuruluna ait olmayan, dışardan ya da başka bir sandıktan getirilen, seçmen iradesini etkileyebilecek şekilde önceden tercih mührü basılmış oy pusulaları ve zarfları kolaylıkla seçimlerde kullanılabilecektir. Tek başına YSK filigran ve ambleminin sahteciliğin önüne geçeceği iddiası temelsizdir.

Bu düzenlemeye ilişkin diğer bir boyut da teklifin iç tutarlılığına aykırı olmasıdır. Bu teklifin 3 üncü maddesi ile sandık kurulu başkanlarının kamu görevlileri arasından seçilmesi öngörülüyor. Bu önerinin gerekçesi ise “oy kullandırma ve sayım döküm işlemlerinde aksaklıklar yaşanmaması için bu işlemlerin daha nitelikli ve liyakatli kişilerce yapılması” olarak belirtilmektedir. Madem böylesi bir amaç için sandık kurulu başkanlarının kamu görevlileri arasından seçilmesi ön görülüyorsa zarf ve oy pusulalarında söz konusu belgeye resmi geçerlilik katan ve ilgili sandığa ait olduğunun kanıtı olan mühürlenme zorunluluğu neden kaldırılıyor? Bu sorunun makul hiçbir cevabı bulunmamaktadır. Komisyon aşamasındaki tartışmalarımız esnasında da teklif sahipleri bu konuda sağlıklı bir izahat yapamamışlardır.

10 ve 13. Maddeler

Teklifin 10 uncu maddesi ile sayım döküm cetvelinin sonuna seçimde ittifak yapan partiler varsa ittifaklarının isimlerinin de yazılması öngörülüyor. Ayrıca Oy pusulalarının sayım ve dökümleri sürecinde hangi oyların geçerli kabul edileceği düzenleniyor. Diğer fıkralar ittifak düzenlemesine uygun hale getiriliyor.

HDP siyasi partiler arasında demokratik ilkeler çerçevesinde sağlanacak seçim ittifakını savunmaktadır. Diğer taraftan İttifak yapan partileri diğer partiler karşısında adaletsiz biçimde ayrıcalıklı bir konuma taşıyan ve eşitlik ilkesine aykırı her türlü düzenlemeye ise temelden karşıdır. Bu düzenleme ile oy pusulalarının biçimi ve oy kullanma şekli ittifak kuracak partilerin lehine, diğer partilerin aleyhine olacak şekilde değiştiriliyor. Teklifte yer alan biçim, oyların sayımını, hesaplanmasını, siyasi partilerin her birinin aldıkları özgün oy sayısını belirlemeyi zorlaştırıyor. Bu düzenleme oy pusulasında partiler ve adaylar arasında eşit oran ve eşit hüküm esasını gözetmemektedir.

İttifakta yer almayan herhangi bir partiye verildiği aşikâr olan bir oyun diğer bir partinin alanına taşması durumunda geçersiz sayılırken ittifaka giren partilerin alanlarında hangi partiye oy verdiği kesin olarak belli olmayan oylar ise haksız biçimde geçerli sayılacaktır. Olması gereken oy pusulalarının ve sayım döküm cetvellerinin şekil ve biçiminde herhangi bir düzenleme yapılmadan ittifaka giren partilerin aldıkları oyların il seçim kurullarında birleştirilmesi, ittifak yapan partilere ayrıcalık tanıyacak şekilde oy pusulaları üzerinde oynama yapılmamasıdır. Aksi takdirde öngörülen uygulama siyasi partilerin eşit koşullarda yarışma ilkesine aykırıdır. Diğer taraftan, “ittifak” adının ya da ifadesinin oy pusulasında ayrı ve belirgin bir alan açılarak yazılması seçmenin oy kullanırken algılarında psikolojik etki yapacağı için ittifakın lehine, ittifak yapmadan seçimlere katılacak partilerin ise aleyhine sonuçlar doğurabilecektir. Bu ise seçmen iradesinin yansımasında adaletsizliklere sebebiyet verecektir. Dolayısıyla bu uygulama demokrasi ve hakkaniyet ölçütlerine açıkça aykırıdır.

Teklifin 10 uncu ve 13 üncü maddelerinde belirtilen “İttifak payı” kavramının hukuki bir alt yapısı bulunmamaktadır. Seçmenin tercihinin kesin ve net olması seçimin temel ilkelerinden biridir. İttifak alanında hangi partiye verildiği kesin olarak belli olmayan oyların teklifin 18 inci maddesinde belirtildiği üzere matematiksel bir formülle ittifak kuran siyasi partilere pay edilmesi bu ilkeye açıkça aykırılık teşkil etmektedir. Seçmen iradesini herhangi bir partiden yana açıkça kullanmamış ise bu iradenin matematiksel bir hesapla bir siyasi partiye aktarılması hukuki zeminden yoksundur.

15, 16 ve 17. Maddeler

Teklifin 15 inci maddesi ile seçim ittifaklarının nasıl yapılacağı düzenlenirken,16 ıncı maddesi ile bir siyasi parti üyesinin partisinden istifa etmeden başka bir partinin listesinden aday olabilmesinin önü açılmaktadır. Teklifin 17 inci maddesinde ise ittifak partilerinin seçim pusulalarında nasıl yer alacağı düzenleniyor.

HDP siyasi partiler arasında demokratik bir uzlaşı temelinde yapılan seçim ittifakları kurulmasını desteklemektedir. Seçim ittifakları bir açıklama yoluyla seçimler öncesi ve sonrasında beraber çalışacağını deklare etme, ortak bir platform zemininde seçimlere katılma ya da ortak bir liste altında adaylarını belirleme şeklinde tezahür edebilir. Bunun yanı sıra, siyasi partilerin seçimde iş birliği yapacaklarını açıklamaları, seçim sonrasında hükûmeti birlikte kuracaklarını duyurmaları ya da bu iş birliğini yasalaştıracak tek bir liste altında seçime katılmalarıyla da mümkün olabilir.

Seçim ittifakında görülen başka bir uygulama modeli olarak bir partinin diğer parti ya da partiler lehine bazı bölgelerde seçimlerden çekilme kararını kamuoyuna açıklaması da mümkündür. HDP olarak seçim öncesinde veya seçim sonrasında iki veya daha fazla siyasi partinin demokrasi kültürü içerisinde ittifak kurmasına karşı bir pozisyonda değiliz; bilakis, ortak toplumsal sorunlarımızın çözümünde, farklı toplumsal kesimlerin demokratik zeminde iş birliği yapmalarından yana olduğumuzu belirtmeliyiz. Kaldı ki siyasi partilerin veya farklı siyasi platformların çeşitli sorunların çözümü bağlamında ortaklaşması olarak ittifaklar meselesi, çağdaş dünyanın demokrasi tarihinde, demokrasi birikiminde önemli bir yer tutmaktadır. Örneğin, çeşitli istatistiki kaynaklardan edinebildiğimiz kadarıyla, 2001-2011 yılları arasında dünya genelinde yapılan 147 Cumhurbaşkanlığı seçiminin çok büyük bir bölümünde ittifaklar sonuç üzerinde belirleyici olmuştur. Parlamenter sistemle yönetilen 23 ülkede 1946-2002 yılları arasında gerçekleştirilen 364 parlamento seçimi incelediğinde bu seçimlerin 240’ının sonuçlarının seçim öncesi ittifaklara göre şekillendiğini görmekteyiz. Aynı şekilde, söz konusu tarihler arasında koalisyon hükûmetlerine katılan 144 partiden 38’inin seçim öncesi ittifak kurduğu ortaya koyulmuştur dolayısıyla seçim öncesi ittifaklar hem parlamenter hem de başkanlık sistemlerinin bulunduğu ülkelerde yaygın biçimde görülmektedir.

Lakin bu yasa teklifinde öngörülen ittifak modeli, topyekun seçim mevzuatını bu iki partinin lehine sonuçlar doğuracak biçimde antidemokratik değişiklikleri önüne koyan ve çoğunlukçu bir toplumsal ve siyasi hayatı hedefleyen bir içeriğe sahiptir.

16 ıncı madde yasa yapım ilkelerine açıkça aykırıdır. Hiçbir yasal düzenleme kişiye özel yapılamaz. Bu madde AKP-MHP ittifakına açık desteğini açıklayan malum partilerin liderlerine yönelik hazırlanmış adrese teslim düzenlemelerdir.

YSK’nın son açıkladığı bilgilere göre Türkiye’de seçime girme yeterliliğine sahip parti sayısı 9’a düşmüştür (Adalet ve Kalkınma Partisi, Bağımsız Türkiye Partisi, Büyük Birlik Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti, Halkların Demokratik Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Saadet Partisi ve Vatan Partisi). AKP ve MHP’nin demokratik ittifaklara gerçekten imkân sağlamak gibi bir dertleri olsa bu maddeye “seçime girme yeterliliği taşıyan siyasi partinin” şartını eklemezlerdi. Siyasi partilerin seçimlere girmesi önündeki engelleri olabildiğince kaldıran düzenlemelere gidilirdi. Öngörülen ittifak düzenlemesi büyük partiler ile ittifak yapmayan tüm küçük partilerin tamamen sistem dışında kalması üzerine kurgulanmıştır. Bu anlamda bu teklifteki ittifak düzenlemeleri Anayasa’nın amir hükümlerinde belirtilen temsilde adalet ilkesine açıkça aykırılık teşkil etmektedir.

20. Madde

Teklifte ittifaklara ilişkin düzenleme getiren maddelerden biri de seçimlere ittifak ederek giren partilerden birisinin seçimlerde aldığı oy oranına bakılmaksızın, diğer ittifak partisi seçim barajının geçtiği takdirde, o partinin de seçim barajını aşmış sayılacağına ilişkin düzenlemedir. Seçim barajının hesaplanmasında ittifakın aldığı toplam oyunun hesaba katılacağı teklifin 20 inci maddesinde düzenlenmektedir.

İttifak eden siyasi partilere son derece adaletsiz bir ayrıcalık tanınarak seçim barajından muaf tutulmaları doğrudan bir adaletsizliğe ve eşitsizliğe yol açmaktadır. Teklifte hâlihazırda zaten siyasi partiler arasında ve yurttaş iradesi bağlamında önemli bir haksızlığın sürüp gitmesine neden olmaya devam eden yüzde 10’luk seçim barajına dokunulmuyor oluşu, bu yasa teklifinin demokratik ve çoğulcu bir siyasi yapıyı hedeflemediğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bu düzenleme ile %0,5 oy alacak bir partinin ittifak oylarının dağılımı üzerinden barajı aşmasına, bir diğer ifade ile barajı gerçekte aşamayan partinin, barajı aşan diğer ittifak partisinin paçalarına tutunarak barajı aşmasına olanak sağlanmaktadır. Yine bu düzenlemeye göre aynı seçimlerde örneğin %9,9 oy alan bir parti ise baraj engeline takılacak ve böylece onun temsil ettiği irade yok sayılacak ve parlamentoda temsil edilemeyecektir. Bu durum Anayasa’da da açık bir hüküm halinde yer alan temsilde adalet ilkesine açıkça aykırılık teşkil etmektedir.

21. Madde

Teklifin 21 inci maddesi ile seçim sonuçlarına göre milletvekilliklerinin siyasi partilere nasıl dağıtılacağı düzenleniyor. Bu düzenleme ile AKP-MHP ittifakı daha az oy ile daha fazla milletvekili çıkarmanın yolunu açıyorlar. Örneğin iki milletvekili çıkartan Iğdır ilinde 7 Haziran 2015 tarihinde yapılan seçimlerde HDP 53.844, MHP 25.700 ve AKP 10.293 oy almıştı. Normal şartlarda d’hond yöntemine göre HDP’nin aldığı oy sayısının ikiye bölünmesi ile elde edilen 26.922 sayısı MHP’nin oyundan fazla olduğu için iki milletvekilliğini de HDP kazanmıştı. Bu teklifte yer alan yeni düzenleme ile seçime girilmiş olması durumunda AKP ve MHP’nin toplam oyu 35.993 olacağı için HDP’nin bir milletvekili yeterli sayıda oy almamış olmasına rağmen AKP’nin desteği ile MHP’ye geçecektir. Bu madde AKP ve MHP’nin hak etmediği halde hile ile Iğdır örneğinde olduğu üzere çok sayıda milletvekilliğinin AKP ve MHP hanesine geçmesine neden olacaktır. Bu anlamda hem temsilde adalet ilkesine hem de seçmen iradesinin tecellisine aykırı bir düzenlemedir.

Netice itibariyle, yukarıda ifade edilen gerekçeler çerçevesinde, 2/2137 Esas numaralı 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifine muhalefet ediyoruz. 09/03/2018

Erol DORA                                                    Mehmet Emin ADIYAMAN

Mardin Milletvekili                                          Iğdır Milletvekili

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.