Yazlık sinemanın ara için ışıkları daha yanmadan gazozcu, şişeleri şıngırdatarak sıraların arasında hızlıca gezinmeye başlar. Bacakları uyuşanlar oturduğu sandalyede kıpırdanır, kimileri ayağa kalkıp dolanır. Tatlı yaz akşamının serinliği ile hırkalar giyilir, yarı uykulu çocuklar kucakta döndürülür. Ay çekirdeği kabukları ile harmanlanmış çakıl taşlarının gezinenler yüzünden çıkarttığı şakırdama, ikinci yarının başlayacağını müjdeleyen gong sesi ile artar, seyirciler sandalyelerine koşuşur, gazozcu son gazozları satıp çekilir ve tüm ışıklar söndüğünde film makinesinin hırıltısıyla perdeye ilk görüntüler düşer; hafif rüzgârla dalgalanan perdeye kimse aldırmaz ve alabildiğine açık bozuk hoparlörde Kartal Tibet’in ya da Türkân Şoray’ın ilk replikleri duyulur. 

Mahallenin simgesidir o yıllarda yazlık sinemalar.

60’lı ve 70’li yıllarda çok sayıda açık hava sineması vardı mahalle aralarında. Her gece farklı film oynatabilenler daha şanslıydı ama yaz gecelerinin sıcağı, tüm aileye 2,5 liraya en az 2 saatlik Serinlik ve eğlence sunduğu için –aynı film için olsa bile- tıka basa dolardı o tahta sandalyeler. Bir de arka tarafta bir çitle ayrılmış “Aile” bölümü vardı. Mahallenin gençleri orada oturabilmek için, kızları sinemaya gelmeye iknaya çalışırlardı. Biraz da çekirdek alındı mı, içerde bir gazozla gel keyfim gel.

Büyük şehirlerin büyük sinema salonları parmakla gösterilecek kadar azdı.

Sinemada ilk Türk filmi -kayıtlara göre- 1914’de yapılmış; “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı”  Fuat Uzkınay’ın bu filminin hiç kopyası yok. Bu denemeden 18 yıl önce İstanbul’da Galatasaray’da bir birahanede, Lumierre kardeşlere ait bir film gösterilmiş; kaynaklara göre 1896’da. 1914’de, Türk sineması için ikinci deneme sayılabilecek; “Himmet Ağa’nın İzdivacı” adlı film, oyuncuların büyük bölümü Dünya Savaşı yüzünden askere alınınca ancak 1918’de gösterime girebilmiş.

İlk sinema salonu Tepebaşı’nda açılmış; Cinema Pathe.

Cumhuriyetin ilk yıllarında çok adım atamadı Türk sineması. Dünya savaşı bittikten sonra kıpırdandı, 50’li yıllarda ardı ardına filmler yapıldı. İlk renkli Türk filmi de bu dönemde yapıldı; “Halıcı Kız” Yıl; 1953. Yılda 150-200 filmin yapıldığı, yani rekorların kırıldığı 60’lı yıllara gelindiğinde, sinema salonları da hızla arttı. Sinemanın yıldızları, Ses dergisinin kapağında gülümsedi; hatta bazıları bu dergiyle ünlü oldu. Günde 4-5 seans gösterim yapan sinemalar için film sağlayıcılar canla başla çalıştı. Bugün sinema salonu sayısı  -farklı veriler olsa da- 2.500 civarında.

Sinema deyip de Yeşilçam dememek olmaz elbette. 1948’de başlayan bir efsanedir Yeşilçam. Beyoğlu’nun sokaklarından biri, yapımcıların işyerlerini orada açmalarıyla film merkezi olmuş. 2 sinema salonu açılmış daha önceki yıllarda ama şimdi yoklar. Yeşilçam, ortalama 30 yıl sinema sektörü için merkez olarak kalmış, şimdi sadece bir sokak; filmlerde figüran da olsa rol kapabilmek hayaliyle gelenlerin gölgeleri bile silinmiş artık Yeşilçam’dan.

80’li yıllarda VHS videoların modasıyla, evde sinema alışkanlığı başladı ve VHS kiralama sektörünün önü açıldı. Evlere VHS okuyan cihazlar alındı. Filmi kirala, izle, geri götürüp yeni bir tane al; mısır ve içecek ayarla evde yeni bir film akşamı için toplan. İlk televizyonların evlere girdiği 70’li yıllarda acaba TV, sinemaları kapatır mı tartışması bile yapılmıştı. Sonra teknoloji DVD’leri getirip VHS’ye savaş açtı; DVD okuyan yeni cihazlar uygun taksitlerle satılmaya başladı. Bugün eski VHS filmler koleksiyon malzemesi. Sinema salonları artan maliyetleri karşılayacak seyirci gelmeyince bir bir kapandı; kimi pasaj oldu, kimi ranta kurban gidip yıkıldı; bazıları direndi…

Yakın yıllarda AVM açma modası, her birinin üst katındaki mini sinema salonlarıyla yeniden sinemaya seyirci çekmeye başladı. Sinema salonlarının sayısında büyük artış yaratsa da, sinema seyircisi arttı dedirtemiyor bu gelişme.

Film festivalleri, yarışmalar, uluslararası yarışmalara giden ve ödül alan Türk filmleri var elbette ama sinema olmayan şehirler de var.

Sinema ve tiyatro gibi kültür taşlarının yerleşik olmaması, birkaç etkinlikle örtülemeyen bir ayıp olarak karşımızda duruyor.

Çocukluk anılarında kalan yazlık sinemaların kırık dökük ve rahatsız tahta sandalyeleri burnumuzda tütüyor; ara için ışıklar daha yanmadan şişeleri şakırdatarak dolaşmaya başlayan gazozcuyu bile özlüyoruz. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.