Gerçek Muhabir

Babacan: Erdoğan’ın bir kere daha Cumhurbaşkanı olmasını engelleyecek vatandaşlarımızdır, seçmendir

SİYASET

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden aday olması ile ilgili tartışmalar için “Biz bunu bugün için çok faydalı bir tartışma alanı olarak görmüyoruz. Bir hukuk tartışması olabilir bu konuda fakat siyasi perspektiften baktığımızda Sayın Erdoğan’ın bir kere daha Cumhurbaşkanı olmasını engelleyecek vatandaşlarımızdır, seçmendir” dedi.

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden aday olması ile ilgili tartışmalar için “Biz bunu bugün için çok faydalı bir tartışma alanı olarak görmüyoruz. Bir hukuk tartışması olabilir bu konuda fakat siyasi perspektiften baktığımızda Sayın Erdoğan’ın bir kere daha Cumhurbaşkanı olmasını engelleyecek vatandaşlarımızdır, seçmendir” dedi.

Babacan, parti genel merkezinde haftalık değerlendirme toplantısında konuştu. Babacan, yarın İstanbul’da Ekonomi ve Finans Politikaları Eylem Planı’nı açıklayacaklarını duyurdu.

“SAYIN ERDOĞAN’IN BİR KERE DAHA CUMHURBAŞKANI OLMASINI ENGELLEYECEK VATANDAŞLARIMIZDIR, SEÇMENDİR”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı adayı olması ile ilgili hukuki tartışmalar ile ilgili soru üzerine Babacan şu yanıtı verdi:

“Bu konuda hukukçuların kahir ekseriyeti cumhurbaşkanının şu anda ikinci döneminde olduğunu söylüyor. Bu konu nihayetinde bir ihtilaf konusu olursa Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) giderse, YSK’nın bu konuda Sayın Erdoğan’ı kırmayacağını bekleriz. Ancak biliyorsunuz Anayasa’da bir hüküm var, Cumhurbaşkanı’nın ikinci döneminde eğer Meclis, seçim kararı alır da ülkeyi seçime götürürse o zaman bir dönem daha hak oluşuyor. Biz bunu bugün için çok faydalı bir tartışma alanı olarak görmüyoruz. Bir hukuk tartışması olabilir bu konuda fakat siyasi perspektiften baktığımızda Sayın Erdoğan’ın bir kere daha Cumhurbaşkanı olmasını engelleyecek vatandaşlarımızdır, seçmendir.”

Babacan yaptığı açıklamada da özetle şunları söyledi:

SAĞLIK ÇALIŞANLARIMIZIN EMEĞİ UCUZLAŞTI: Eminim takip ediyorsunuzdur, dün Türk Tabipleri Birliği öncülüğünde sağlık çalışanlarının yaşadığı sıkıntılara dikkat çekmek için tüm yurt genelinde iş bırakma eylemi düzenlendi. Peki bu eylemin sebebi neydi? Sağlık çalışanlarının iş yükü anormal bir biçimde artarken ücretleri baskılandığı için bu eylem vardı. Hayat koşulları kötüleştikçe kötüleştiği için eylem vardı. İktidarın arttırdığı enflasyonla, maaşların yetersiz kalması ve ek ödemelerdeki belirsizlikler sağlık çalışanlarını hızla yoksulluk sınırına getirmiş durumda. 2019 yılında Sağlık Bakanlığı bütçesinin yaklaşık yüzde 45’i sağlık personeline aktarılırken 2021'de bu oran yüzde 34’e kadar düştü. Yani sağlık çalışanlarımızın emeği ucuzlaştı. Türkiye, uzman hekim ücretlendirme sıralamasına baktığımızda OECD üye ülkeleri içerisinde sondan altıncı sırada. Pratisyen hekim maaşlarında ise 17 ülke arasında 14'üncü sırada. Aynı durum diğer sağlık çalışanları için de geçerli. Manzara iç karartıcı. Sağlık çalışanlarımız, uzun nöbetlerle ve çalışma süreleriyle hem kendileri hayatta kalmaya çalışıyorlar hem de hastaları ayakta tutmaya çalışıyorlar. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, sağlıkta şiddet sorunu bir türlü bitmiyor. Sonunda ne oluyor; hekimlerimiz, sağlık çalışanlarımız hızla ülkeyi artık terk ediyorlar. Ülkemiz her alanda olduğu gibi sağlık alanında da insan gücünü hem de en kıymetli insan gücünü yitiriyor.

TAM BİR AKIL TUTULMASI: Bir doktorun bir hastaya ayırdığı süre 5 dakikaya inmiş durumda. Allah aşkına, hekimlerin doğru tanıyı 5 dakikada koyması size mantıklı geliyor mu? Bu süre içerisinde hekim ne desin, hasta ne anlatsın, nasıl anlatsın, 5 dakika nedir? Böylesi bir meslekte, insana hata yaptırabilecek bir zaman dilimini, sizin aklınız havsalanız alıyor mu? Ne tanısı? Ne tedavisi? Hastayla selamlaştınız, adını öğrendiniz, şikayetini dinlediniz, sorular sordunuz, muayene ettiniz, gereken laboratuvar işlemleri için yönlendirdiniz, reçetesini yazdınız, beş dakikaya sığması mümkün mü bunların. Süre müre kalmıyor. Bir hekim bunların hepsini layıkıyla yapmaya çalıştığı anda ise, en az üç hastanın zamanını harcamış olacak buna. Tam bir akıl tutulması. Bu otoriter ortaklığın insanların hayatına verdiği önemin ne kadar düşük olduğunun bir başka göstergesi de işte sağlıkta şu anda bu karşı karşıya olduğumuz durum…. Bizler; koşullarının iyileştirilmesini isteyen sağlık çalışanlarımızın yanındayız.

RESMEN ‘HEKİMLER GÖÇÜ’ YAŞIYORUZ: Son iki yılda 9 bin hekim mesleğinden istifa ederken, 3 bin hekim de Türkiye’yi terk etti. Biliyorsunuz, yurt dışına gitmek isteyen hekimlerin Sağlık Bakanlığı’ndan bir ‘iyi hâl belgesi’ alması gerekiyor. Ehliyet ve liyakat sahibi kadroların işin başında olduğu, kararların ortak akıl ve istişareyle alındığı döneme baktığımızdaki işte bu yıllar 2012-2013, rakamlar 59 ile başlıyor. Bu ayda sadece 5 hekim demek. Geçen sene tam 1405 hekim iyi hâl belgesi almış. Şu ocak ayında rakam 197. Tıp öğrencilerine baktığımızda ise artık TUS sınavına hazırlanmak yerine, doğrudan başka ülkelerde hekimlik yapmak üzere dil sınavlarına çalışıyorlar. Resmen ‘hekimler göçü’ yaşıyoruz şu anda. Kendi ellerimizle yetiştirdiğimiz insan gücümüzü, kendi çocuklarımızı Amerika’ya, Avrupa’ya bedavadan hediye ediyoruz. Çünkü Türkiye’de liyakata değer verilmiyor. Çünkü Türkiye’de hukuk devletinin, hak ve özgürlüklerin esamesi okunmuyor. Çünkü iktidardaki bu otoriter ortaklık, bu ülkenin insanlarına, kaliteli bir yaşam ve insanca çalışma imkânı tanımıyor. Hekimler politik söylemlerle sürekli itibarsızlaştırılıyor.

AĞZINDAN ŞİMDİYE KADAR VATANA MİLLETE HAYRI DOKUNACAK TEK BİR SÖZ BİLE DUYMADIK Kİ: Biliyorsunuz, krizlerin bir ortağı var. Bahçeli. Krizlerin ortağı, ikide bir Türk Tabipleri Birliği’nin kapatılmasını istiyor. Zaten, ağzından şimdiye kadar vatana millete hayrı dokunacak tek bir söz bile duymadık ki. İcraat zaten yok, tam bir kriz üretim merkezi. İşi gücü bırakmış, bir meslek kuruluşuyla kavga ediyor. Ben buradan, Sayın Bahçeli’ye bir kez daha çağrı yapıyorum. Eğer sağlık çalışanlarımızın çalışma koşullarını iyileştirecek bir öneriniz varsa ortaya koyun. Ona buna saldırmayı bırakın da halk sağlığının faydasına bir fikriniz varsa söyleyin.

BİR GÜVENLİK MESELESİ BAŞIMIZA ÇIKSA DEMEK Kİ BUNLAR TAMAMEN FELÇ OLACAK: Elektrik kesintileri, doğalgaz kesintileri bunları biz daha önce görmemiştik. Tamamen yanlış yönetimin, kötü yönetimin sonucunda yaşanan olaylar bunlar. Türkiye’nin göreli olarak sosyo-ekonomik kalkınmışlıkta oldukça göstergeleri yükseltilmiş bir şehirden, Isparta’dan bahsediyoruz. Ülke yönetimin geldiği noktayı Isparta bize en açık şekilde gösterdi. Şu anda bu ülke yönetilmiyor, yönetilmiş gibi yapılıyor. Yetkinin mutlaka devlet kademesine yukarıdan aşağıya doğru delege edilmesi gerekiyor ve merkezden başkent Ankara’dan yetkinin delege edilmesi gerekiyor. Yerinden yönetilmesi gerekiyor bu ülkenin. En ufak kriz Ankara’ya geldiğinde Ankara felç oluyor. Bakanlar sorun çözecek yetki ile donatılmış değil. Allah korusun, memleketin başına daha kötü işler gelse, bir iç güvenlik dış güvenlik meselesi başımıza çıksa demek ki bunlar tamamen felç olacaklar.

ARADAKİ FARK ERDOĞAN ZAMMI: Son bir yılda, yani 1 Şubat 2021’den bugüne benzine yapılan zam yüzde 111, mazota yapılan yüzde 133. Aynı dönemde de dolar kurundaki artış yüzde 88. Dolar bazına vurduğumuzda benzine zammın yüzde 12, mazota zammın ise yüzde 24 olduğunu görüyoruz. Aradaki fark, tamamen kur artışı. ‘Dünya da enflasyon var’ diyorlardı. Dünyadaki enflasyon benzin fiyatının yüzde 12 mazot fiyatının yüzde 15 artması gibi zamlar. Peki niye bizde yüzde 111, yüzde 133. Aradaki fark Erdoğan’ın kuru patlatmasının farkı. Eğer bugün Sayın Erdoğan, ekonomiyi düzgün yönetseydi, faizi de döviz kurunu patlatmasaydı, bugün 15 küsurlarda olan benzin ve mazot fiyatları şu anda sadece 8 küsur lira olacaktı. Eğer bugün mazot ile benzin 8 küsur liralarda değil de 15 küsur liradalarsa aradaki fark Erdoğan zammı.

YARGI SADECE ADALET VE HUKUK GRUBUNUN İÇİNDE OLMALIDIR: AİHM, 2021 yılında en çok insan hakkı ihlalini Rusya, Ukrayna ve Türkiye’de tespit etti. Lig bu. Ülkemiz geçen yıl, en çok ifade özgürlüğünü ihlal etmekten kusurlu bulundu. Öte yandan kendi Anayasa Mahkememiz de bireysel başvuru istatistiklerini yayınladı. Anayasa Mahkemesi’nde esastan incelenen dosyaların yüzde 97’si ihlal kararıyla sonuçlanmış… 2010 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle kendi vatandaşlarımızın Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapmasının önünü açmıştık. Peki, Anayasa Mahkemesi en çok hangi hakkın ihlal edildiğini söylüyor? ‘Adil yargılanma’ hakkının. 2013-2021 yılları arasında verilen ihlal kararlarının yüzde 76’sı adil yargılanma hakkının ihlali. Anayasa Mahkeme’sinin ‘Türkiye’de adil yargılanma yok artık’ dediği bir noktadayız şu anda…. Yargının Türkiye’de artık tarafsızlığı ve bağımsızlığı önemli ölçüde kalkmış durumda. Kuvvetler ayrılığı yıpratılmış durumda. Yargı, bütünüyle Sayın Erdoğan’ın ve yakın çevresindekilerin kontrolü altında. Bir de haberlerde okuyoruz; yok yargıda şu grupla bu grup arasındaki tartışmalar şunlar bunlar. Hukukun hakkın ayaklar altında olduğu bir yargı sisteminden bahsediyoruz. Böyle bir ülkede ne ifade özgürlüğü olur ne de yargılamalar adil yapılabilir. Yargıda gruplar olmaz. Yargı sadece adalet ve hukuk grubunun içinde olmalıdır.

BU TABLO, ‘PARTİLİ DEVLETİN’ GÖSTERGESİDİR: 2010-2013 arasında hakaret suçlamasıyla açılan soruşturma sayısı 2 bin. Bunlardan sadece 580’i de davaya dönmüş. Sayın Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olduğu 2014 yılından 2020 yılına kadar ki dosya sayısı 160 bin ve bunlardan 35 bin 500 tanesine de dava açılmış. On binlerce vatandaşımızın Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlamasıyla yargılanması, Cumhurbaşkanı’nın vatandaşıyla kavgaya tutuştuğunun en açık göstergesidir. Cumhurbaşkanı’nın, kendisine yapılan eleştiriler karşısındaki tahammülsüzlüğünün en açık tezahürü. Yargının bütünüyle yürütmenin etkisi altına girdiğinin de en önemli göstergesi... İfade özgürlüğünün paspas edildiğinin de en önemli göstergesi… En ufak bir aykırı sesin dahi yargı sopasıyla susturulmaya çalışıldığının da en önemli işareti. Sayın Erdoğan’ın hem cumhurbaşkanı hem de bir siyasi partinin genel başkanı olduğu dikkate alındığında; bu tablo, ‘partili devletin’ göstergesidir.

“BUNDAN SONRAKİ SÜRECİN İSTİŞARESİ İLE İLGİLİ BİR TOPLANTI OLACAK”

Babacan, altı muhalefet partisinin genel başkanları olarak 12 Şubat’ta bir araya gelmelerine ilişkin bir soruya şu yanıtı verdi:

“Uzunca bir süredir üzerinde çalıştığımız güçlendirilmiş parlamenter sistem var. Biz 2020’nin aralık ayında çalışmalarımızı tamamladık. Arkasından parlamenter sistem istediğini ifade eden diğer partilerin de çalışmalarını tamamlamalarını bekledik. Nihayetinde eylül ayında oluşturduğumuz altı kişilik bir komisyonla bu çalışmalarımızı önemli ölçüde tamamladık. Bu Cumartesi günkü toplantı, şu anda bu güçlendirilmiş sistem çalışmalarımızın gelmiş olduğu noktanın bir teyidi ve bundan sonraki sürecin istişaresi ile ilgili bir toplantı olacak. Umarız ki verimli olur.”

Milletvekillerinden 11’inin istifa etmesiyle ara seçime gidilmesi tartışmalarına ilişkin bir soru üzerine Babacan, “Ülkemizin gerçekten bir ara seçimi değil mümkün olan en kısa zaman da bir genel seçime ihtiyacı var” dedi.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.