Mesleğe 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren başladım.

Özal'lı yıllardı.

Siyah beyaz yıllar…

Tartışma yok muydu, hem de nasıl!

Gerilim yok muydu hem de alası!

Ancak toplumun tartışan tüm kesimlerinin “ortak değerleri” de vardı.

Güven platoları, iftihar kurumları da bulunuyordu.

Onlarla ilgili en küçük bir şüphe, şaibe, olumsuzluk akıllara bile gelmezdi.

Bunların başında ÖSYM, Anadolu Ajansı (AA) ve Yüksek Seçim Kurulu (YSK) gelirdi. Ve hatta bir de TRT.

+++

Yani yüz binlerce adayın girdiği üniversite sınavlarında ve ÖSYM’nin koordinasyonundaki ölçümlemelerde kimsenin aklına sonuçlarla ilgili bir kaygı gelmezdi.

Dünya ajanslarının tekel oluşturduğu dönemlerde Anadolu Ajansı’nın geçtiği; üstelik zor koşullarda, olanaksızlıklar içinde geçtiği bir haberin veya fotoğrafın doğruluğu tartışma götürmezdi. Gazete bürolarında AA’nın haberini check etme (doğrulama) gibi bir mekanizma yoktu.

Askeri vesayet altında cereyan eden seçimlerde bile YSK’nın sonuca etkisi düşünülmezdi. TRT bile kendi alanında en iyilerin yetiştiği “okul” konumundaydı.

+++

Bir de bu güne bakar mısınız?

Dünyanın en adaletsiz yarışının yaşandığı bir kampanya bitti.

Referandum sonuçlandı!

Hatta sonuçlanmadı bile…

Evrensel değerlerin ve evrensel hukukun olduğu hiçbir ortamda yaşanmayacak şeyler yaşanıyor, tasarruflarda bulunuluyor, kanunsuz kararlar alınıyor…

+++

Şunu anlayabilmiş değilim…

Madem Anayasalar toplumsal uzlaşma metinleri.

Madem üzerinde en geniş mutabakatın aranacağı değerler.

Madem karpuz gibi ortadan bölünen bir sonucun, sosyolojik kırılmaları tetikleme tehlikesi bulunuyor…

O zaman TBMM’deki tüm oylama aşamalarında “nitelikli çoğunluk” aranırken neden referandum sonucu “basit çoğunlukla” belirlenir ki?

Kimseye absürd gelmesin ama, örneğin böylesi metinlerin referandumda kabulü için de “nitelikli çoğunluk” aranması neden siyasilerin akıllarına gelmez ki!

+++

Ve YSK’nın son gün akla ziyan kararları.

Kendiyle çelişen, içtihat geçmişini silen, kanunu es geçen bir dizi tasarruf ile karşı karşıyayız.

Bu sadece siyasilerin değil, hepimizin sorunu, hepimizin çıkmazı, hepimizin geleceği...

+++

Şu iki gündür yaşananları düşününce aklıma nedense büyük usta, ünlü yönetmen Michelangelo Antonioni’nin “gerçekliği” sorguladığı o meşhur filmi Blowup, yani “Cinayeti Gördüm” geliyor.

Hani fotoğraf karelerinin büyütülmesiyle ortaya çıkan, parktaki cinayet sahnesi atmosferinde gerçekliğin sorgulandığı o muhteşem film.

Ve ortada topun kendisinin olmadığı, sadece sesinin duyulduğu, ama iki kişinin arasında oynandığı açıkça görülen tenis maçı finali.

Ortada milyonlarca zarf ve pusula...

Ama hiçbirisinde tek bir mühür bile bulunmayan oylar, oylar…

Ancak bu oyların hepsini geçerli kabul eden kararlar, kararlar...

Bu sonucun veya sonuçsuzluğun karşısında "gerçeği" arayan milyonlar, milyonlar...

Sahi siz de cinayeti gördünüz mü!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.