Alaca karanlık günlerden geçtik, halen de geçiyoruz…

Bir uçurumdan yuvarlanmak üzereyken, son anda tutunduk. Şimdi toparlanmaya çalışıyoruz...

Peki ya sonra?

Örneğin şu soru haksız mıdır: Uçuruma yuvarlanacak konuma neden geldik?

Söylemlerin, eylemlerin doğruluğuna ya da yanlışlığına inanmak için elimizdeki evrensel ölçüt ne olmalı? Hangi değerler çizelgesini baz almalıyız ki, ona ters düşen her söz, her eylem yanlıştır, çağdışıdır diyebilmeliyiz…

Mihenk taşımız, kabemiz, doğrultumuz, eskilerin deyimiyle “çizgimiz” ne olmalı ki olayları, söylemleri ve sonrasındaki gidişatı doğru okuyabilelim. Benim bu soruya bir çırpıda verebileceğim yanıt tek sözcüktür: Eğitim…

Hadi bir sözcük daha eklersek “Bilimsel Eğitim”…

Öncelikle insan yetiştirme düzenimizi “ölü noktalar”dan arındırıp çağdaş bir yörüngeye oturtmalıyız.

İnancı aklın önüne koyan kaderci yoldan ayrılıp; düşünen, soran, sorgulayan insan yetiştirme amacında yoğunlaşmalıyız…

Ezberleyen değil "öğrenen", kabullenen değil "kuşkulanan" bireyler yetiştirmeliyiz.

Hiç birimizin inançla derdi yok.

Ama orası tekil bir yörünge olarak kalmalı. Sen ve inancın; sen ve yaratan arasında.

Başkasının yörüngesine girme, kendi yörüngene de başkalarını sokma…

Bitti, nokta...

Toplumun yörüngesi ise evrensel ve bilimsel temelli bir eğitime oturmalı. Bunu yapmazsak bu darbeyi güç bela savuştururuz, ancak bir süre sonra başka bir darbeye kavuştururuz…

Ne çok acılar yaşamış, ne çok ağıtlar yakmış bir toplumuz değil mi...

Ancak tüm yaşadıklarımızı uzaydan gelen insanlar mı yaptı?

Bunlar bu toplumun içinden çıkmadı mı?

Bunların topyekun eğitim sisteminden izole edilmesi düşünülebilir mi?

Belleklerimiz hınca hınç siluetlerle dolu? Ne diyordu Garbirel Garcia Marquez: "Hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolan hatırladığıdır, anlatmak için nasıl hatırladığı..."

Misal…

Son 50 yılın darbe iklimlerindeki siyasi, askeri portreleri nasıl hatırlıyorsunuz?

Bunlar nerede eğitim aldılar, kim yetiştirdi bunları… Hangi kör noktaların, hangi karanlık dehlizlerin imalat bantlarından geçtiler… Siz de sık sık şu soruyla didişmiyor musunuz? “Ya neden insanımızı kulluktan, sade vatandaşlığa geçiremedik?”

İşte bu soru kestirme bir şekilde insan yetiştirme düzenimizdeki ölü noktalara taşır hepimizi. “Tamam efendimci” değil, “bir bakalımcı” çizgidir kurtaracak olan bizi.

Kör noktaların başında ise "düşünmeyi öğretememek” geliyor.

Oysa bunu söylemek bile fazla belki…

Düşünmeyen insan, bireyleşemez, kendi varoluşunun bilincine de varamaz.

İnce bir kader çizgisinde “milyonlarca benzeriyle” ömür doldurur ancak…

Ne demişti filozof, "Düşünüyorum, öyleyse varım".

Bizim prototipimiz ne diyor: Kolayca kanıyorum, kolayca kandırılıyorum.

Bugün yaşadığımız bu acılı günlerin arka planında yatan en ana etkenlerden biri de bu değil midir?

Bundan değil midir, şeytanlığın ak sütüyle beslenmiş, körkütük kara cahil birinin arkasından koca koca okumuşların sürüklenişi.

Hani kalıplaşmış bir söz vardır: "Hayat, roman değildir; ama roman hayattır."

Sıcak bir Temmuz gecesi yaşadıklarımız kurmaca mıydı, yoksa ilmek ilmek kendi kendimize ördüğümüz gerçeğin ta kendisi mi?

Sizce?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.