Ülkemizde her 8 Mart, ne yazık ki aynı sorunların ve şikayetlerin dile getirilmesiyle
ancak bunların çözümsüz kalmasıyla geçiyor. Bu süreci, cumhuriyetin kurucu
felsefesine karşı çıkılmasından ayrı düşünemeyiz. Cumhuriyetin sadece bir rejim adı
olmadığı; yurttaş olmanın, yurttaş haklarının ne anlama geldiği bu süreçte daha iyi
anlaşılmıştır. Bunu en iyi anlayanlar da kadınlar olmuş; özellikle ekonomik yaşama
katılmayı, kanunlar önünde eşitliği, kamusal alanda var olmayı her zamankinden
daha bilinçli biçimde savunmaya başlamışlardır.
Cumhuriyet, kadın hakları alanında Türkiye’yi çağdaş dünyanın öncü ülkelerinden
birisi haline getirmiştir; bugün kadın hareketinin görevi, bu mirası korumak ve
cumhuriyet bayrağını ileriye taşımaktır.
YILDIRIM KARA: KADINA YÖNELİK ŞİDDET KENT-KIR
AYIRMIYOR
Ne yazık ki bu 8 Mart’a da kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığın gölgesi altında
gelindi. TÜİK’in 2024 yılına ait Kadına Yönelik Şiddet Araştırması, kadınların eşit
yurttaşlık mücadelesinde aşılması gereken çok engel bulunduğunu bir kez daha
gösterdi.
Bu araştırmaya göre kadınların yüzde 12’si fiziksel, yüzde 18’i ekonomik, yüzde 28’i
psikolojik şiddet olmak üzere ömür boyu şiddete maruz kalmıştır.
Genel olarak, medeni durum açısından bakıldığında, boşanmış kadınların şiddete
karşı en savunmasız kesim olduğu anlaşılıyor: Boşanmış kadınların yüzde 41’i yaşam
boyu fiziksel şiddete maruz kaldığını söylerken yüzde 62’si psikolojik şiddete, yüzde
42’si de ekonomik şiddete uğradığını belirtmiştir.
Eğitim seviyesi açısından sınıflandırıldığında da ortaokul ve altı düzeyde eğitim alan
kadınların daha fazla şiddet gördüğü tespit edilmiş; bu durum özellikle ekonomik
şiddet söz konusu olduğunda belirgindir: Bir okul bitirmeyen kadınların yüzde 31’i
ekonomik şiddete uğradığını belirtirken bu oran yüksekokul mezunu kadınlarda
yüzde 8’e kadar düşmektedir.
Şiddetin kimler tarafından uygulandığı incelendiğinde de kadınların yüzde 66’sının
aileden biri tarafından ekonomik şiddet gördüğü, yüzde 56’sının eşi ya da birlikte
olduğu kişi tarafından fiziksel şiddete maruz bırakıldığı görülüyor. Kentte veya kırda
yaşamanın kadınlar açısından, daha güvende olmak açısından bir fark oluşturmadığı
anlaşılıyor.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ise sadece 2026’nın ocak ayında 22
kadının öldürüldüğünü; 2025 yılında öldürülen ve şüpheli biçimde ölen kadın
sayısının 591 olduğunu açıklamıştır.
Veriler, kadına yönelik şiddetin halen önemli bir toplumsal sorun olduğunu, öte
yandan bu sorunların bazı kadınlar için daha da ağır biçimde yaşandığını gösterir.
Kadınların iş yaşamına katılarak ekonomik bağımsızlık ve güvence elde etmeleri,
eğitim almaları onlara göreceli de olsa bir koruma sağlamaktadır.
YILDIRIM KARA: KADIN HAKLARINI VE CUMHURİYETİ
TARTIŞMAYA AÇANLAR AYNI KİŞİLERDİR
Ülkemizdeki bir kısım çevrelerin doğum oranlarındaki düşüşü, ekonomik krizi,
neredeyse her toplumsal sorunu kadınların eğitim almasına, kendi ayakları üzerinde
durmasına bağlaması bu veriler ışığında başka bir anlam kazanıyor. Boşanmaktan
adeta kötü bir şeymiş gibi söz edenler, kadınların itaatsizliğinden şikayetçi olanlar (!)
kadınların haklarına ve güvencelerine karşı açık veya örtük bir saldırı başlatmış
durumdalar. Bu saldırı öyle bir noktaya vardı ki KADER gibi iktidara yakın kadın
hakları savunucuları bile “aile düşmanlığıyla”, “fesat çıkarmakla” suçlanabiliyor.
İstanbul Sözleşmesinden çıkan, kadına şiddetin abartıldığını söyleyebilen zihniyet,
bu çevrelerin suç ortağıdır.
Kadınları ikinci sınıf bir cinsiyet olarak görenler karşılarında eğitimli, meslek sahibi,
medeni haklarını bilen ve savunan kadınlar bulmaktan korkuyor; kadınların nafaka
hakkına bile tahammül edemiyor. Kadın hakları her alanda tartışmaya açılıyor;
tartışmaya açılamıyorsa küçümseniyor, önemsizleştiriliyor. Kadın haklarını
tartışmaya açanlarla cumhuriyete karşı çıkanlar, genellikle aynı kişilerdir. Kadını eve
kapatmak isteyenler, cumhuriyeti de geride bırakılması gereken bir durak gibi
görenlerdir.
YILDIRIM KARA: KADINLAR SÜSLÜ SÖZLERİN ALTINDAKİ
SÖMÜRÜYÜ GÖRÜYOR
Kadınların eğitim almasına, çalışmasına, kamusal hayatta erkeklerle eşit biçimde var
olmasına, boşanma ve nafaka hakkına sahip çıkmak, bu haklar için mücadele etmek
her geçen gün daha fazla önem kazanıyor.
Kadınlar, “Kadının fıtratı çalışmaya uygun değildir, kadının yeri evidir, kadının tek
mesleği anneliktir” gibi süslü sözlerin altında kendilerini bekleyen sömürünün ne
anlama geldiğini idrak etmiş, görmüş durumdalar.
İstanbul Sözleşmesine yeniden dönülmesi, kadına yönelik şiddetin cezalarının
artırılması, kadınların iş gücüne katılımlarının artırılması, toplumdaki cinsiyet
ayrımcılığına karşı uzun erimli, çok yönlü bir mücadele yürütülmesi gerekiyor. Her
görüşten kadınlar bu mücadeleye destek olurlarsa, 8 Mart artık bir zafer günü olarak
kutlanabilecektir.
