Aile Dayanışma Ağı, 21. buluşmasını Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi önünde gerçekleştirdi. Adalet kavramıyla özdeşleştirilen ‘Themis’ heykeli eşliğinde konuşan Dilek Kaya İmamoğlu, “Bugün ne yazık ki adaletin simgesi olan bu heykelin ifade ettiği tüm temel değerlerden uzaklaşmış bir yargıyla karşı karşıyayız. Bugün, Çağlayan Adliyesi’nin önünde, herkesi hukukun bu evrensel değerlerini hatırlamaya ve uygulamaya çağırıyorum. Adalet bir gün herkese lazım olacaktır” dedi. Ayrıcalık istemediklerini vurgulayan İmamoğlu, “Hukukun en temel ilkeleri ayaklar altına alındığında, Avrupa’nın en büyük adliye sarayı bile yetmiyor. O nedenle şimdi Silivri’de yeni bir mahkeme salonu inşa ediyorlar. Avrupa’nın değil, dünyanın en büyük mahkeme salonunu da inşa etseniz, adil bir yargılama yürütmedikçe her yer size dar gelecek. Milletin vicdanı, toplumun adalet duygusu saraylara sığmayacak” ifadelerini kullandı.
19 Mart operasyonu mağdur yakınları tarafından kurulan Aile Dayanışma Ağı (ADA), 21’nci buluşmasını Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı önünde gerçekleştirdi. Vatandaşların da destek verdiği buluşmaya; CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftci, CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, CHP Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi Millî Eğitim Politika Kurulu Başkanı Suat Özçağdaş, CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, İBB Başkanvekili Nuri Aslan, İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, milletvekilleri ve mağdur yakınları da katıldı. İBB soruşturmasında tutuklu yargılanan İmamoğlu’nun makam şoförü Recep Cebeci’nin oğlu Ayaz ile güvenlik görevlisi Çağlar Türkmen’in oğlu Ediz de açıklamaya katılarak babalarına özgürlük talep etti. 21. buluşmanın basın açıklaması, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı, CHP’nin ve 25,1 milyon vatandaşın cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun eşi ve sivil toplum gönüllüsü Dr. Dilek Kaya İmamoğlu tarafından okundu. Dr. İmamoğlu, konuşması içerisinde, İmamoğlu’nun kendisi gibi tutuklu yargılanan avukatı Mehmet Pehlivan’ın Çorlu’daki hücresinden yazdığı mektubu da kamuoyu ile paylaştı.
"Hayatlarımızdan geri gelmeyecek kadar kıymetli 300 gün çalındı"
“Bugün, Aile Dayanışma Ağı’nın haftalık buluşması için Çağlayan’dayız” diyen İmamoğlu, şunları söyledi:
“Ve bugün 300 günü geçti. 300 günden fazladır sevdiklerimizden ayrıyız. Hayatlarımızdan geri gelmeyecek kadar kıymetli 300 gün çalındı. Ve ne yazık ki çalınmaya devam ediliyor. Ama bu 300 gün, sadece takvim yapraklarından ibaret değil. Bu 300 gün; tutuklular için beklemek demek, belirsizlik demek… Zamanın ağırlaşması, günlerin birbirine benzemesi, hayatın dışarıda akıp giderken içeride durması demek. Ve bizler; kalbimizde derin bir sızıyla, ama başımız dik, omuz omuza, asla yılmadan buradayız. Çünkü biliyoruz ki bu mücadele, yalnızca bizim mücadelemiz değil. Bu mücadele, Türkiye’nin mücadelesidir. Demokrasinin, adaletin, çocuklarımızın geleceğinin mücadelesidir. Ve açıkça söylemek istiyorum: Ülkede böylesine büyük adaletsizlikler yaşanırken, yargı siyasetin gölgesine sokulurken, demokrasi adım adım rafa kaldırılmaya çalışılırken sessiz kalan kesimleri anlamamız mümkün değil. Desteğinizi arkamızda hissediyoruz, ancak artık söylemlere değil, demokratik bir duruşa ve eylemlere ihtiyacımız var.
“Çalınan, sadece bizim hayatlarımız değil; hepimizin zamanı, bu ülkenin vicdanı, evlatlarımızın geleceğidir”
Bu çığlık, sadece bizim çığlığımız değil, Türkiye’nin çığlıdır. Çünkü çalınan, sadece bizim hayatlarımız değil. Çalınan; hepimizin zamanı, bu ülkenin vicdanı, evlatlarımızın geleceğidir. Unutulmasın: Kafanızı kuma gömerek tehlikeden kurtulamazsınız. Üç maymunu oynamak hiç kimseye, hiçbir zaman bir fayda sağlamamıştır. Tarih; susmayı seçenleri değil, haksızlık karşısında dik duranları yazar. Bu yüzden buradan bir kez daha çağrı yapıyorum: Herkesi toplum vicdanının sesi olmaya, yaşanan haksızlıklar karşısında sessiz kalmamaya davet ediyorum. Çünkü sessizlik büyür… Ama dayanışma umut olur. Ve biz, umudu büyütmeye devam edeceğiz.
“Adalet saraylarda dağıtılmaz, adil ve tarafsız mahkemelerde dağıtılır”
Biz bugün, Avrupa’nın en büyük adliye sarayındayız. Ama ne yazık ki adliye sarayının boyutu büyüdükçe, daha adil bir ülke olunmuyor, olunamıyor. Adalet sarayları büyüdükçe, adalet de büyümüyor. Tam tersine kocaman binalarda bir adalet kırıntısını arar durumdayız. Çünkü şunu çok iyi biliyoruz ki; adalet saraylarda dağıtılmaz, adil ve tarafsız mahkemelerde dağıtılır. Adalet, devasa binalar yapmakla sağlanmaz, temel hukuk ilkelerine riayet edilerek sağlanır. Adalet, siyasetin değil, yasaların işaret ettiği kararlarla inşa edilir. Bugün bir araya geldiğimiz İstanbul Adalet Sarayı’nın büyüklüğü, yaşadığımız adaletsizlikleri kamufle etmekte yetersiz kalıyor. Adalet saraylardan dağıtıldıkça, yargı bağımsızlığı zedeleniyor. Masumiyet karinesi, lekelenmeme hakkı ayaklar altına alınıyor.
“Mehmet Murat Çalık’a, Tayfun Kahraman’a yapılanlar işkence boyutuna ulaşmıştır ve işkence bir insanlık suçudur"
En son başvurulan bir tedbir olması gereken tutuklu yargılama, artık norm haline gelmiş durumda. Her gün yeni bir operasyona uyanıyoruz. Çağrıldığında ifadeye kendileri gelecek insanlar, şafak operasyonlarıyla ailelerinin, çocuklarının yanında gözaltına alınıyor. İddianamede hakkında hiçbir suç isnadı bulunmayan insanlar, özgürlüklerinden mahrum bırakılıyor. Ciddi sağlık sorunu yaşayan insanlar, kesinleşmiş bir ceza olmadığı halde, gerekli sağlık yardımını alamadıkları zindanlarda tutuluyor. Buradan Beylikdüzü Belediye Başkanımız Mehmet Murat Çalık’a ve sevgili Tayfun Kahraman’a geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum. Onlara yapılanlar, artık işkence boyutuna ulaşmıştır ve işkence bir insanlık suçudur. Ne yazık ki her türlü suçun yanında insanlık suçu işlemekten de kaçınmayan bir rejimle mücadele ediyoruz. Adaletin bir simgesi olmasını umduğumuz bu bina, ne yazık ki bugün tam tersine hak ihlallerinin bir sembolü haline gelmiş durumda. Bu durumun bir an önce değişmesi, en büyük temennimizdir.
“Hukukun en temel ilkeleri ayaklar altına alındığında, Avrupa’nın en büyük adliye sarayı bile yetmiyor”
Bu nedenle adil ve şeffaf bir yargılamanın temeli olan taleplerimizi, bir kez daha buradan yinelemek istiyorum: Biz, tarafsız ve tutuksuz yargılama istiyoruz. Masumiyet karinesinin, lekelenmeme hakkının korunmasını istiyoruz. Yargılamanın TRT’den ve isteyen her kanaldan canlı yayınlanmasını sağlayacak düzenlemenin bir an önce hayata geçirilmesini talep ediyoruz. ‘Doğal Hâkim İlkesi’, hâkimlerin dosya sırasında değiştirilememesi, adil yargılamanın en temel kuralıdır. 10 dosyada hâkim değişiklilerine gidildi. Bu kural defalarca çiğnendi. Kurallar uygulansın istiyoruz. Biz ayrıcalık istemiyoruz. Biz, bir hukuk devletinde olması gerekenleri, hakkımızı talep ediyoruz. Hukukun en temel ilkeleri ayaklar altına alındığında, Avrupa’nın en büyük adliye sarayı bile yetmiyor. O nedenle şimdi Silivri’de yeni bir mahkeme salonu inşa ediyorlar. Biz şunu biliyoruz ki; Avrupa’nın değil, dünyanın en büyük mahkeme salonunu da inşa etseniz, adil bir yargılama yürütmedikçe her yer size dar gelecek. Milletin vicdanı, toplumun adalet duygusu saraylara sığmayacak.
“Adaletin simgesi olan bu heykelin ifade ettiği tüm temel değerlerden uzaklaşmış bir yargıyla karşı karşıyayız”
Bugün konuşmama, Çağlayan Adliyesi’nin girişinde de bulunan, adaletin simgesi olan heykel ile çıktım. Adaletin, karar verirken tarafsız olması gerektiği için gözleri bağlı olan bu heykel; Adaletin dengeli dağıtılmasını, eşitliği simgeleyen terazi, doğruluğu ve adaletin gücünü temsil eden elindeki kılıç, adaletin toplumdaki kötülükleri alt edeceğini vurgulayan ayaklarının altındaki yılan ile bize adaletin temel değerlerini hatırlatıyor. Bugün ne yazık ki adaletin simgesi olan bu heykelin ifade ettiği tüm temel değerlerden uzaklaşmış bir yargıyla karşı karşıyayız. Bugün, Çağlayan Adliyesi’nin önünde, herkesi hukukun bu evrensel değerlerini hatırlamaya ve uygulamaya çağırıyorum. Adalet bir gün herkese lazım olacaktır!”
Avukat Mehmet Pehlivan'ın sözleri paylaşıldı
Dr. İmamoğlu, “Bugün bize bir mektup var. İzninizle; sadece işini yaptığı, avukatlık görevini yerine getirdiği için tutuklanan ve Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu'nda bulunan Mehmet Pehlivan’ın mektubunu sizinle paylaşmak istiyorum” diyerek, Pehlivan’ın şu sözlerini kamuoyu ile paylaştı:
“Sevgili Aile Dayanışma Ağı üyeleri; Bu mektubu, tutukluluğumun 200’ncü günü geride kalmışken yazıyorum. Burada zaman, dışarıdaki gibi takvimle ilerlemiyor. Günler sayılıyor; fakat insanın aklında kalanlar sayılar olmuyor. Eksik kalan anlar, yarım bırakılan cümleler, ertelenmiş hayatlar öne çıkıyor. İçerideyken insan, kendi hayatından çok dışarıda kalanların düzeninde açılan boşlukları düşünmeye başlıyor. Bu süreçte şunu daha açık görüyorum: Tutukluluk, yalnızca bir kişinin özgürlüğünü sınırlamıyor. Evlerin düzenini, çocukların alışkanlıklarını, ailelerin günlük hayatını da sessizce değiştiriyor. Dışarıda hayat devam ederken, bazı şeyler hep yarım kalıyor. Bu yarım kalmışlık, zamanla insanın içine yerleşiyor.
“Kızım Alina’nın doğum gününü, açık görüşte onu görebildiğim tek gün olduğu için, tutukluluğumun 200. gününde, cezaevinde kutladık”
Kızım Alina’nın doğum gününü, açık görüşte onu görebildiğim tek gün olduğu için, tutukluluğumun 200. gününde, cezaevinde kutladık. Doğum günü dediğimiz şey, burada başka bir anlama bürünüyor. Ne mum üfleyebildik ne pasta kesebildik. Bunun yerine, bize tanınan sınırlı süre içinde, birkaç oyunu art arda oynamaya çalıştık. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden, kapıların yeniden açılacağı ana kadar, o kısa aralığı mümkün olduğunca doldurmaya uğraştık. Bu haksız tutukluluk, yalnızca benim hayatımdan alınmış günler anlamına gelmiyor. Henüz çok küçük yaşta olan bir çocuğun dünyasında da sessiz ve kalıcı izler bırakıyor. Bir çocuğun, babasının yokluğunu kelimelerle değil, eksiklikle öğrenmesi ağır bir deneyim. Bu eksikliğin, hiçbir sorumluluğu olmayan bir çocuğun hayatına bu kadar erken girmesi, insanın içini en çok acıtan şey oluyor.
“Savunma görevimi yerine getirdiğim için cezaevinde bulunuyorum”
Ben burada, savunma görevimi yerine getirdiğim için bulunuyorum. Bir avukat olarak, mesleğimin gereğini yaptım. Müvekkillerimin yanında durdum, savunma yaptım, hukukun bana yüklediği sorumluluğu taşıdım. Dosyada yer alan birçok insan da yaptığı iş nedeniyle burada. Bürokratlar, görevlerini yürüttükleri için; şoförler, şoförlük yaptıkları için; özel kalem müdürleri, başkanın görüşeceği kişileri organize ettikleri için suçlanıyor. Günlük, sıradan ve mesleğin doğal parçası olan işler, geriye dönük olarak başka anlamlara büründürülüyor. Bu durum, yapılan iş ile yöneltilen suçlama arasındaki bağın kopmasıyla ortaya çıkıyor. Hukuk, görevini yapan insanları hedef alan bir düzene dönüşüyor. Bugün burada olan pek çok kişi, aslında işini yaptığı için burada.
“Bir insanın özgürlüğü, çoğu zaman kendi eylemleriyle değil, başkasının anlattıklarıyla şekilleniyor”
Buraya gelinmesine yol açan yargılama pratiğinden söz etmeden de geçemem. İBB dosyasında, geçmişte siyasi amaçlarla baskı kurulan, başka soruşturmalardan tanıdığımız gizli tanık ve itirafçı uygulamaları olağan bir yönteme dönüştü. İstisna olması gereken bu araçlar, dosyaların merkezine yerleşti. Somut deliller geri plana itilirken, sonradan kurulan anlatılar belirleyici hâle geliyor. Maddi gerçekliğin yerini, denetlenmesi mümkün olmayan beyanlar alıyor. Bir insanın özgürlüğü, çoğu zaman kendi eylemleriyle değil, başkasının anlattıklarıyla şekilleniyor. Bu tablo, yalnızca siyasileri kapsamıyor. Sanatçılar, futbolcular, iş insanları, gazeteciler de aynı uygulamaların doğrudan muhatabı hâline geliyor. Türkiye’de herkes, her an, işlemediği bir suçla ilişkilendirilebileceği bir zeminde yaşamaya zorlanıyor.
“Bugün bu öngörülebilirlik ciddi biçimde aşınmış durumda”
Bir avukat olarak beni en çok kaygılandıran nokta tam da burası. Hukuki güvenlik, teknik bir kavramdan ibaret değildir. İnsanların yarın neyle karşılaşacağını öngörebilerek hayat kurabilmesi anlamına gelir. Bugün bu öngörülebilirlik ciddi biçimde aşınmış durumda. İnsanlar, yaptıkları işin, söyledikleri sözün ya da kurdukları ilişkinin ileride nasıl bir isnada dönüşeceğini kestiremez hâle geliyor. Hukukun bu biçimde işlemesi, yalnızca bireyleri etkilemiyor; toplumun tamamını sessizliğe itiyor. Belirsizlik, korkunun en kalıcı hâli olarak herkesin hayatına sızıyor. Bu nedenle, burada bulunmamı mümkün kılan yargılama pratiği, kişisel bir haksızlığın ötesinde, hepimizi ilgilendiren bir meseleye dönüşüyor.
“Bu süreçte en ağır yükü aileler taşıyor”
Bu süreçte en ağır yükü aileler taşıyor. Beklemek, anlamaya çalışmak, çocuklara anlatmak, bazen de anlatacak bir söz bulamamak… ADA’nın bir araya gelişleri, bu yükün tek tek değil, birlikte taşınabileceğini hatırlatıyor. Bir mektubun birlikte dinlenmesi, içeride olan biri için büyük bir anlam taşıyor. Buradan baktığımda, en büyük dileğim şudur: Çocukların, anne babalarının yokluğunu kabullenmek zorunda kalmadığı günlere bir an önce ulaşmak. Hukukun, insanları hayatlarından koparmayan bir yere yeniden dönmesi. Bu yaşananların, kimsenin hafızasında daha fazla yara bırakmaması. Gösterdiğiniz sabır, birbirinize verdiğiniz destek ve bu dayanışmayı sessizce büyüttüğünüz için hepinize teşekkür ederim. Burada olan biri için, dışarıda hatırlanmak, insan kalmanın en güçlü dayanaklarından biridir.
Kaboğlu:Son sözümüz, hukuku etkili kılmaktır
Sözlerine, “Hukuk hakkı, bütün yurttaşların, bütün insanların hakkıdır” cümlesiyle başlayan İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. Kaboğlu da özetle şunları söyledi:
“Ve bizim anayasal düzenimiz ve hukuk düzenimiz tarafından güvence altına alınmış bulunuyor. Geçen hafta bugün, bu saatlerde, Silivri'de, hapishane duruşma salonunda son sözlerimiz sorulduğu zaman İstanbul Barosunun 10 Yönetim Kurulu Üyesi ve Başkanı’na şunu söylemiştim: ‘Son sözümüz olamaz. Son sözümüz, hukuku etkili kılmaktır. Hukuku etkili kılmak için son nefesime kadar çaba göstereceğime söz veriyorum’ biçiminde bir konuşmaya başlamıştım. Ve bugün burada, yine hukuk hakkı için birlikteyiz. Bizim duruşmamız 12 ay 19 gün sürdü, sırf hukuk hakkını kullandığımız için, öldürülen iki gazeteci hakkında soruşturma istediğimiz için. Ama bu yürütülen hukuk dışı, anayasa dışı, akıl dışı dava karşısında biz, bu süreçte de usul ilkeleri açısından hep ‘hukuk’ dedik, ‘hukuka saygı’ dedik ve hukukun siyaset hedefinde araçsallaştırılması sonucu oturtulduğumuz sanık sandalyesinden, ‘hukuk’ diyerek kalktık, aklandık.
“Halkımız, yurttaşlarımız, demokrasiden vazgeçmeyeceklerdir. Seçim yoluyla siyasal iktidarın el değiştirmesinden vazgeçmeyecektir”
Bundan böyle de bu şekilde devam edeceğiz. Yalnızca bizim için değil, biz, İstanbul Barosu yöneticileri olarak, bütün yurttaşların hak ve özgürlüklerini savunmak için bu siyasal davayı, hukuki sürece dönüştürdük. Ve gördük ki; İstanbul'da hâkimler var, Türkiye'de de hâkimler var. Bir azınlık hâkim ve savcının, siyasal iktidarın, sarayın güdümündeki bu yargı erkini kullanan kişilerin konjonktürel baskılarıyla toplumumuz, halkımız, yurttaşlarımız, demokrasiden vazgeçmeyeceklerdir. Seçim yoluyla siyasal iktidarın el değiştirmesinden vazgeçmeyecektir. Zira Türkiye Cumhuriyeti, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri yoluyla kurulmuştur. Ve ikinci yüzyılında insan haklarına dayanan, laik ve demokratik cumhuriyet yoluyla yaşatılacaktır.
“Yargıçlar, tutuklu olan kişilerin tutukluluklarına karşı yapılan itirazları, avukatlarının huzurunda duruşmalı bir biçimde yapmalılar, incelemeliler”
Savcıların ve hâkimlerin uymak durumunda olduğu gereklilikler, adil yargılanma gereklilikleridir. Bırakın buradaki sarayın adalet dağıtıp dağıtmadığını sorgulamak, burası bile mağdur kişilere çok görülmekte ve Silivri hapishanesi duruşma salonlarına taşınmakta. Bu da kesinlikle adil yargılanma hakkına aykırıdır. Yargıçlarımıza -İstanbul'da da hakimler var dedim, tıpkı Türkiye'de hakimler olduğu gibi, Anayasa’ya bağlı, içtikleri anda bağlı çok sayıda yargıçlarımız olduğu gibi- çağrıda bulunuyorum. Hepsine çağrıda bulunuyorum. Tutuklu olan kişilerin tutukluluklarına karşı yapılan itirazları, Anayasa Madde 19/8 ve 9’ncu fıkraları gereği, duruşmalı yapmalılar, avukatlarının huzurunda duruşmalı bir biçimde yapmalılar, incelemeliler.
Anayasaya saygı çağrısı
Bir; tutukluluğa itirazda avukatları bulunmalı. İki; duruşmalı yapmalı. Üç; tutuklama önlemleri, uzatılması ya da sonlandırılması kolektif olmamalı, bireysel olmalı. Dört; en önemlisi de gerekçeli olmalıdır. Bunlar, adil yargılanma hakkının gerekleridir. Bu itibarla, bütün yargı mensuplarını sav-savunma-hüküm diyalektiğine saygı göstererek, adaletin gereklerine titizlikle uymaya hem yılların anayasacısı olarak hem bir yasama organı mensubu olarak ama bugün dünyanın eşsiz barosu olan, tarihiyle, coğrafyasıyla, üye sayısı ve birikimiyle, İstanbul Barosu tüzel kişiliğini temsil eden bir kişi olarak, bütün anayasal organları ve özellikle savcıları, hâkimleri anayasanın bağlayıcı ve emredici hükümlerine, yasaklayıcı hükümlerine saygı göstermeye davet ediyorum bütün yurttaşların hak ve özgürlükleri için. Biz, ‘herkes için her zaman her yerde hukuk’ dedik. Kendilerinin hukuku için de Anayasa’ya saygı göstermeye çağırıyoruz.”
