Aile Dayanışma Ağı 5. kez Saraçhane'de buluştu... Dilek Kaya İmamoğlu: Keyfi gözaltılar ve tutuklamalar son bulsun

19 Mart operasyonunun mağdurları tarafından kurulan Aile Dayanışma Ağı, beşinci buluşmasını Saraçhane Parkı’nda gerçekleştirdi. Operasyonla tutuklanan İBB Başkanı, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun eşi ve sivil toplum gönüllüsü Dr. Dilek Kaya İmamoğlu, basın açıklamasını okudu. Aile avukatlarının dahi baskı altına alındığı bir ortamda adil yargılamadan söz edilemeyeceğini vurgulayan Dr. İmamoğlu, “Bizim talebimiz çok açık: Keyfi gözaltılar ve tutuklamalar son bulsun. İnsan onuruna yakışır, adaletin evrensel ilkelerine uygun bir yargılama olsun. Biz, sadece adaletin yerini bulmasını istiyoruz. Bugün haksız ve hukuksuz esaretin tam 161. günündeyiz. Koskoca 161 gün! Devletin bu çığlığa artık sessiz kalmamasını, ailelerin yaşadığı bu derin acıyı görmezden gelmemesini talep ediyoruz” diye konuştu.

29 Ağustos 2025 Cuma 14:31
Aile Dayanışma Ağı 5. kez Saraçhane'de buluştu... Dilek Kaya İmamoğlu: Keyfi gözaltılar ve tutuklamalar son bulsun

19 Mart operasyonunun mağdurları tarafından kurulan Aile Dayanışma Ağı (ADA), beşinci buluşmasını yine Saraçhane Parkı’nda gerçekleştirdi. Buluşmaya; İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun eşi ve sivil toplum gönüllüsü Dr. Dilek Kaya İmamoğlu, İmamoğlu’nun kız kardeşi Neslihan Yakupçebioğlu, CHP Genel Başkan Yardımcısı Suat Özçağdaş, CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, CHP Parti Meclisi üyesi Berkay Gezgin, İBB Başkanvekili Nuri Aslan, Çanakkale Belediye Başkanı Muharrem Erkek, eski Anavatan Partisi Genel Başkanı Nesrin Nas, sanatçılar Onur Akın, Tolga Sağ, Sunay Akın ve tutuklu aileleri ile kalabalık bir vatandaş topluluğu katıldı.

“Bu millet, kendi iradesi üzerinde asla bir güç tanımadı, bundan sonra da tanımayacak”

ADA’nın beşinci buluşmasında, bir kez daha Saraçhane’de bir arada olduklarını belirten Dr. İmamoğlu, açıklamasında şunları söyledi:

“Her hafta Saraçhane’de, adalet için sesimizi yükseltiyor, umudu büyütüyoruz. Katılımın giderek artması bize gösteriyor ki bu hareket, kısa sürede bir vicdan çağrısına, güçlü bir toplumsal dayanışmaya dönüştü. Mücadelemize destek veren herkese yürekten teşekkür ediyorum. Yarın 30 Ağustos Zafer Bayramı. Bu tarih, milletimizin özgürlüğüne, bağımsızlığına ve eşitliğine olan sarsılmaz inancının en büyük kanıtıdır. Bu millet, kendi iradesi üzerinde asla bir güç tanımadı, bundan sonra da tanımayacak. Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmetle, minnetle anıyorum.

“Ne yazık ki bugün, masumiyet karinesi hiçe sayılmış, adil ve tutuksuz yargılama hakkı yok edilmiştir”

Ama şunu hatırlatmak isterim: Bağımsızlık, yalnızca sınırların korunmasıyla sağlanmaz. Özgürlükle, adaletle, hukukun üstünlüğüyle ve eşitlikle sağlanır. Yargının bağımsız olmadığı, fikirlerin özgürce ifade edilemediği, hukukun herkese eşit işlemediği bir ülkede, gerçek bağımsızlıktan söz edilemez. Bizler, millet iradesinin yok edilmesine karşı duran bir mücadeleyi, bugün de aynı kararlılıkla sürdürüyoruz. Ne yazık ki bugün, masumiyet karinesi hiçe sayılmış, adil ve tutuksuz yargılama hakkı yok edilmiştir. Savunma görevini üstlenen avukatlar dahi baskı altındadır. En son aile avukatımız Nusret Yılmaz’ın gözaltına alınması, ardından adli kontrolle serbest bırakılması, adaletin nasıl kuşatıldığının en somut örneğidir.

“Devletin bu çığlığa artık sessiz kalmamasını talep ediyoruz”

İddianamesiz davalar, aylarca süren tutukluluklar, cezaevinde sağlığını kaybeden insanlar… Artık bu, sadece bir hukuk meselesi değil; bir vicdan, bir insanlık meselesidir. Bizim talebimiz çok açık: Keyfi gözaltılar ve tutuklamalar son bulsun. İnsan onuruna yakışır, adaletin evrensel ilkelerine uygun bir yargılama olsun. Biz, sadece adaletin yerini bulmasını istiyoruz. Bugün haksız ve hukuksuz esaretin tam 161. günündeyiz. Koskoca 161 gün! Devletin bu çığlığa artık sessiz kalmamasını, ailelerin yaşadığı bu derin acıyı görmezden gelmemesini talep ediyoruz. Çünkü biz, sadece kendi yakınlarımız için değil, bu ülkenin vicdanı için de sesimizi yükseltiyoruz. Ve soruyoruz: Annelerin gözyaşları, babaların sessiz çığlıkları, çocukların yarım kalan gülüşleri ne için? Ülkesini seven, geleceğini düşünen herkesin ortak isteği bellidir: Bu acılar bitsin. Bu haksız esaret sona ersin. İnsan onuru, adalet ve vicdan yeniden ayağa kalksın.

“Bu hukuksuz ortam, sadece tutukluları ve ailelerini değil, toplumun tüm vicdanını yaralıyor”

Bu hukuksuz ortam, sadece tutukluları ve ailelerini değil, toplumun tüm vicdanını yaralıyor. Çocuklar güvensizlik içinde büyüyor, gençler geleceğe umutla bakamıyor. Üniversite sınavında başarılı olan gençlerimiz bile torpil, kayırmacılık ve eşitsizlik yüzünden hayallerini kaybediyor. Oysa bu ülkenin gençleri liyakatle, eşitlikle ve özgürlükle yol almalı. Onların umudunu büyütmek hepimizin en büyük sorumluluğu. ADA, işte tam da bunun için var. Sadece mağdurlar için değil; özgürlük, eşitlik, vicdan ve adalet isteyen herkes için buradayız. Burada başı dik, alnı açık duran her bir aile ferdi, bu ülkenin adalet arayışının onurlu temsilcisidir. Biz gözyaşıyla değil; dayanışmayla, ortak akılla ve umutla yol alıyoruz.

“Adalet yeniden yeşerecek, vicdan yeniden yükselecek”

Hepinizi bu onurlu sese güç vermeye davet ediyorum. Çünkü bu ses, sadece bugünün değil, yarınların da sesidir. Çünkü biz biliyoruz ki; adalet yeniden yeşerecek, vicdan yeniden yükselecek, özgürlük ve eşitlik bu topraklara yeniden kök salacak. İnanıyorum ki; vicdanın, umudun ve adaletin sesi, Saraçhane’den tüm Türkiye’ye yayılacak… Bu inançla 30 Ağustos Zafer Bayramımızı bir kez daha kutluyor, hepinizi önümüzdeki hafta yine Saraçhane’de buluşmaya davet ediyorum. Unutmayalım adalet susmaz, vicdan yenilmez…”

Dr. İmamoğlu’nun açıklamasının ardından, sırasıyla; İstanbul Planlama Ajansı (İPA) Başkanı Buğra Gökce’nin cezaevindeyken evlendiği Filiz Kahveci Gökce, Ataşehir Belediye Başkan Yardımcısı Kalender Özdemir’in kızı Sidal Özdemir ve tutuklanan gençler adına, kendisi de bir süre Silivri’de tutulan Esila Ayık söz alarak, yaşadıkları hukuksuz süreci kamuoyu ile paylaştı.

Filiz Kahveci Gökce: "7 sorunun 6'sında Buğra Gökce İstanbul'da çalışmıyordu" 

İstanbul Planlama Ajansı (İPA) Başkanı Buğra Gökce ile cezaevinde yapılan nikah töreniyle hayatını birleştiren Filiz Kahveci Gökce, her ADA buluşmalarında kamuoyuyla paylaşılan hukuk ve adil yargı ile bağdaşmayan uygulamaları sıraladı. Eşine sorguda 7 soru sorulduğunu belirten Gökce, “Bu sorulardan 6 tanesinin olduğunu iddia ettikleri dönemde, kendisi daha İstanbul'da çalışmaya başlamamış, İzmir'de genel sekreterlik görevini sürdürmekteydi” dedi. 7. sorunun ise kamu yararına açık ve şeffaf bir ihale hakkında olduğunu kaydeden Gökce, “Peki suçu neydi? Taraflı medyadaki bir gazeteciye göre de ‘Devletin verilerinden farklı verileri açıklarsanız, böyle paketlenirsiniz!’ şeklinde açıklanan doğru, gerçek verileri açıklayarak, halkın kandırılmasını önlemeye çalışmış bir bilim insanı olmasıydı. Tutuklanma süreci de bu haksızlığın aynasıydı” diye konuştu.

“Daha ilk günden aileye, eşlere, çocuklara bir gözdağı verme operasyonuna kurban gittiğimiz çok aşikardı”

Gökce’nin açıklamalarının devamı özetle şöyle oldu:

“Benim evime, 19 Mart sabahı baskın yapıldı. Oysa nişanlı olduğumuz o tarihte, kendisi resmi ikameti olan lojmanında kalıyordu. Ben evde değildim. Ama uyandığımda, telefonumdaki cevapsız çağrıları gördüm. Aradığımda, başsavcılıktan geldiklerini, arama emri ile evimi çilingirle açtıklarını, arama yaptıklarını söylediler. Tek duam, oğlumun evde olmaması ve 15 yaşında bu zulme maruz kalmaması oldu. Daha ilk günden aileye, eşlere, çocuklara bir gözdağı verme operasyonuna kurban gittiğimiz çok aşikardı. Biz, ertesi gün Buğra ile el ele Vatan Emniyet’e gittik. Ve ağlayarak, emniyetin kapısından uğurladım eşimi. Gazetelerde yakalandığı ve kaçma şüphesiyle tutuklandığı yazıldı.

“Hala nikah fotoğraflarımızı vermediler”

Bir aydan fazla birbirimizi hiç göremedik, konuşamadık. İlk defa camın arkasından, bir telefon avizesiyle konuşabildiğimizde, birlikte bu yaz için planladığımız evlilik hayalimizden vazgeçmemeye, zulmün karşısında, haksızlığın karşısında aşkımızla, sevgimizle, umudumuzla direnmeye karar verdik. Çünkü herkese, kendimize ve kalbimize umut olmak istedik. Ailelerimize son ana kadar nikahımıza katılabilmeleri için izin bile vermek istemeyen bir anlayışa karşı direnerek, sesimizi yükselterek, birlik olarak hareket ettik. Ve oluşan kamuoyu sonunda, nikah saatler kala, ailelerimize izin çıktı. Ve bu özel anı, beraber yaşayabildik. O gün gördük ki yan yana geldiğimizde, birlik olduğumuzda, bütün baskılara rağmen kazanıyoruz. İşte bundan korkuyorlar. Bu yüzden hala nikah fotoğraflarımızı vermediler. Bu yüzden Ekrem Başkanımızın sesini, görüntüsünü, sosyal medya hesabını yasaklıyorlar. Üstelik aile yılında! Çünkü biliyorlar ki bu fotoğraflar, bu haksızlığın, bu zulmün karşısında dimdik duran, onurun ve dayanışmanın sembolü olacaktı.”

Sidal Özdemir: "Babamın kalp krizi geçirdiğini 3 gün sonra öğrendik"

Ataşehir Belediye Başkan Yardımcısı Kalender Özdemir’in kızı Sidal Özdemir de yaşadıkları acı süreci özetle şu sözlerle dile getirdi:

“Bugün burada, haksız yere 5,5 aydır tutuklu bulunan babam Kalender Özdemir için konuşuyorum. Babamı bilen herkes, onun kalbinin ne kadar temiz olduğunu da bilir. Fakat ömrünü ülkesine hizmete adamış bir insana yapılan ne adalete ne vicdana ne de insanlığa sığmaktadır. Ben, onun kızı olmaktan hep gurur duydum, hep gurur duyacağım. Ama bugün, içim yanıyor. Çünkü böyle bir insan, hiçbir kanıt olmadan, hiçbir somut delil olmadan 5,5 aydır cezaevinde tutuluyor. Tıpkı diğer yol arkadaşları gibi. Geçtiğimiz cuma günü babam, bir kalp krizi geçirdi. Ama biz, ailesi olarak, bunu tam üç gün sonra öğrenebildik. Düşünün; babanız kalbi durma tehlikesiyle karşı karşıya. Ama size haber verilmediği için, sizin hiçbir şeyden haberiniz yok. Bir aileye, bundan daha ağır bir acı yaşatılabilir mi?

“Kalp krizi geçirmiş olan babam, 5 saat boyunca bir cezaevi aracında, jandarmalarla birlikte dolaştırıldı”

Hastaneye koştuğumuzda, yüzümüze kapılar kapatıldı. Avukatımıza bilgi verilmedi. Vekaletli avukatımız bile, ‘Bilgi alma saati değil’ denilerek susturuldu. Daha da acısı, cezaevi doktoru, babamın acilen bir kalp damar hastalıkları hastanesine götürülmesi gerektiğini söyledi. Ama buna rağmen babam, 5 saat boyunca bir cezaevi aracında, jandarmalarla birlikte dolaştırıldı. Koğuştan koğuşa gidildi. Diğer kalp hastası mahkumlarla, kalp krizi geçirmiş bir halde 5 saat boyunca adeta ölüme sürüklendi. Ve o 5 saatte, ilaçlarını içmek için bir bardak su istedi. Bir bardak su bile verilmedi. Yıllarca ülkesine hizmet etmiş, kalp krizi geçirmiş bir insana bir bardak suyu çok gördüler.

“O 5 saatte babam ölseydi, ne olacaktı?”

Ben soruyorum: O 5 saatte babam ölseydi, ne olacaktı? Kim verecekti bunun hesabını? Bir insanın hayatı bu kadar ucuz mu? Babam, yıllar önce de kalp krizi geçirmiş, kalbine stent takılmıştı. O günden sonra biz, her gün onun sağlığına dikkat ederek, kalbini yormayarak yaşamasını istedik. Ama ne yazık ki bugün, böylesine ciddi bir sağlık geçmişi olan bir insan, Silivri Cezaevi'nin ağır koşullarında ölüme terk ediliyor. Cuma günü babam yeniden kalp krizi geçirdi. Üç stent daha takıldı. Şimdi babamın kalbi, eskisinden de yorgun. Biz, ailesi olarak, her sabah ya bir daha dayanamazsa ya bu defa geri dönemezse korkusuyla uyanmak istemiyoruz. Bir evladın, babasının kalbinin atıp atmadığını düşünerek yaşaması reva mıdır?

“Adalet, en zor anda bir insanın yaşamını koruyabilmektir”

Ben buradan yalnızca Adalet Bakanı'nı değil, bütün vicdan sahiplerine sesleniyorum: Elinizi kalbinize koyun. Bir insanın hayatından daha değerli hiçbir şey olamaz. Siyaset de makam da güç de hiçbir şey, bir insanın nefesinden daha önemli değildir. Biz, evlatları olarak, babamızı kaybetmek istemiyoruz. Onu kaybetmek yalnızca bizim yuvamızda bir yangın çıkarmayacak, bu ülkenin vicdanında da kapanmaz bir yara açacaktır. Şunu bilsin herkes: Eğer bu ülkede suçsuz, tertemiz, alnı ak, başı dik bir baba, kalp krizi geçirmiş halde ölüme terk ediliyorsa, sadece bizim değil, hepimizin yüreği kan ağlıyor demektir. Babamın yaşadığı, yalnızca bizim ailemizin dramı değil, bu toplumun vicdanında kanayan ortak bir yaradır. O yüzden buradan sesleniyorum: Babamın geri dönüşü olmayacak bir durum yaşanmadan acilen tahliye edilmesini talep ediyorum. Çünkü adalet, yalnızca hüküm vermek, cezalandırmak değildir. Adalet, en zor anda bir insanın yaşamını koruyabilmektir.”

Esiya Ayık: “13 arkadaşımız, halen 59 gündür Silivri Cezaevi'nde tutsaklar”

Kendisi de Saraçhane eylemlerinde anayasal hakkını kullandığı 37 gün boyunca cezaevinde tutulan ve yaşadığı sağlık sorunlarıyla gündeme üniversite öğrencisi Esila Ayık da konuşmasında şu ifadeleri kullandı:

“Ben, Esila Ayık. Özgür ve adil, sonsuz bir Türkiye dileyen gençlerden sadece biriyim. Bugün buraya, cezaevinde oldukları için gelemeyen arkadaşlarım için geldim. Seçilmiş belediye başkanlarımızın ve belediye çalışanlarımızın tutuklandığı bu üzücü süreçte, maalesef ki biz gençlerin hak, hukuk, adalet arayışının bir tehdit olarak görülmesi, ‘Adalet mülkün temelidir’ yazan koskoca duruşma salonlarında birçoğumuzun topluca tutuklanmasına sebep oldu. Ben, 37 günlük tutsaklığım sonucunda tahliye olurken, şu an Saraçhane'nin 100’ncü günü anmasında tutuklanan 13 arkadaşımız, halen 59 gündür Silivri Cezaevi'nde tutsaklar.

“Vatan sevgisiyle dolu, gencecik, pırıl pırıl üniversite öğrencilerini hapse atmak, kanser hastası Murat Çalık'ı ölüm riskine rağmen tahliye etmemek vicdana sığar mı?”

13 arkadaşımızın yanında, tahliye olup,10 gün sonra tekrardan geri tutuklanan Bekir Aslan var. Bekir, tutsaklığında, benden Belçika çikolatası istemişti. Ben Belçika'dan gelirken, ona çikolatasını alıp geldim. Fakat maalesef biz buluşamadan, Bekir tekrardan tutuklandı. Bekir'in çikolatası evde. Ve soruyorum: Bekir çikolatasını ne zaman yiyecek? Biz gençlerin tek dileği; adil, sanatın ve bilimin her alanında gelişmiş kalkınmış bir Türkiye'yken, bizlere ve ailelerimize ödetilen bu bedel, vicdana sığmamaktadır. Vatan sevgisiyle dolu, gencecik, pırıl pırıl üniversite öğrencilerini hapse atmak, kanser hastası Murat Çalık'ı ölüm riskine rağmen tahliye etmemek vicdana sığar mı? Annesini kanserden kaybetmiş biri olarak biliyorum ki, bir kanser hastasının cezaevinde yaşama tutunması neredeyse imkansız. Ben tutukluyken, babamın tek düşündüğü ben iken, aynı koğuşta olduğum Esenyurt Belediyesi çalışanı Müzeyyen Abla’nın ise tek düşündüğü 3 yaşındaki çocuğuydu. Tutuklu bulunduğum 37 gün boyunca, bir annenin evlatlarına olan özlemine, onları düşünüp kederlenmesine şahit oldum.

“Unutulmamalı ki yargılama süreci, bir insanın hayatta kalmasına engel olmamalı”

Ben, olayın politik yanından ziyade vicdani tarafına odaklanmak istiyorum. Türkiye'de hiçbir vatandaşın adil yargılamaya karşı çıkacağını sanmıyorum. Bu yüzden yargılama sürecinin somut delillerle, halka açık ve adil bir şekilde görülmesi hepimizin arzusu. Fakat unutulmamalı ki yargılama süreci, bir insanın hayatta kalmasına engel olmamalı. Yargılama süreci, öğrencilerin eğitim hakkını elinden almamalı. Ki maalesef benim tutuklu bulunduğum süreden dolayı 3 dersimi gelecek sene tekrar etmem gerekecek. Yine yargılama süreci masum aileleri dağıtmamalı. Sözlerimi 13 tutuklu arkadaşımın isimlerini okuyarak bitirmek istiyorum. Hatice Kübra Üstün, Irmak Gülbaz, Zeynep Yıldırım, Emircan Yılmaz, Ata Bulut Bostan, Büşra Ürgen, Ahmet Bulut, Ahmet Yılmaz, Ahmet Fatih Demir, Göksu Kökoğlu, Civan Ozan, Ali Yıldırım, Abdurrahman Şanda. Hepimizin tek temennisi, bu arkadaşlarımız için bir an önce adaletin tecelli etmesi ve tüm tutuklu bulunan öğrencilerin, tutsakların, belediye başkanlarımızın, belediye çalışanlarımızın bir an önce tahliye olması.”

Son Güncelleme: 29.08.2025 14:47
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.